Bohçadaki Sözler
Gülüşlerine isabet ediyor tek tek kurşunlar, / Ama inatla yaşatıyor içindeki mutluluğu,
"En iyi edebiyat, okuyucunun 'Bunu ben de yazabilirdim!' diye düşündüğü, ama asla yazamadığı edebiyattır." - Oscar Wilde"
"En iyi edebiyat, okuyucunun 'Bunu ben de yazabilirdim!' diye düşündüğü, ama asla yazamadığı edebiyattır." - Oscar Wilde"
Gülüşlerine isabet ediyor tek tek kurşunlar, / Ama inatla yaşatıyor içindeki mutluluğu,
Duygusallık nedir? Kimler duygusal statüsünün içine girer? Duygularını; ulu orta, herkesle paylaşan daha mı duygusaldır? Duygusunu ruhunun derinliklerinde bir sır gibi saklayan duygusuz mudur? Yoksa duygusallık; gözden doğup, kirpiklerden süzülüp, bir kolu şakaklardan diğer kolu burun kenarlarından akıp, yürekte çağlayan, his dünyası haritamızdaki bir nehrin ismi midir? Veya
Gökyüzünde merasim var gibi bugün, / Bulutlar en temiz giysilerini giymişler,
Ey ömür; sana ben bir ömür biçmedim, / Ne idiysen onu giydim hiç
Gün yorgunluğunu attı yine, / Simsiyah yüzünden düşen, / Bin
Dudakların gerisindeki saklı kent gibidir sözcükler. Tek heceden tutun çok heceye kadar ne çok anlam yükler yapısına. Her biri dilde veya kâğıtta can bulmadıkça ölü gibidir. Yaşatmak, insanoğlunun dilinde veya kalem tutan elindedir.
Keşke; vicdan, merhamet ve sevgi noksanlığı olan insanlar hiç bir zaman anne veya baba olamasalar. Hatta annelik unvanı, kişilere ehliyet gibi bir belge karşılığı verilse. Küçücük yavruların gördüğü eziyetler, işkenceler, ölümler ve acıları görünce böyle bir düşünce geçti zihnimden.
Kimi kaleminin ucunda, kimi sazının telinde, kimi düşüncelerinde yaşar. Yazabilen şiire, romana, besteleyebilen notaya, kimi de yastığına döker içini.
Ela, yeşil, mavi, / Siyah, kahverengi, / Gözbebeklerine,
Bazı insanlar akıllıdır ama delilik kanında vardır. Kimisi de delidir ama akıllı geçinir. Müşteri velinimettir. Bakalım bizim öyküde de öyle mi?
Gelecek; geçmişi yastık yapıp, geleceği saten parlak kumaşlardan örülü yorgan yapıp üstümüze çekeceğimiz güzelliklere tanık olsun hep. Umduklarımızı yaşayalım, yaşarken de tat alalım.
Yazarken bile insanı kasan sözcüklere birer örnek verin desem acaba aklınıza ilk olarak ne gelirdi. "O kadar çok ki hangisini söylesem" dediğinizi duyar gibiyim. Sizler içinizden geçenleri düşünmeye devam edin ben de kendi aklımdan geçeni sizinle paylaşayım.
Dağın eteklerinde tipi gibi yola yağan araçların arasında olduğu yerde erimeden kalakalmış beyaz bir kar tanesi kadar yalnızdılar.
Yaz gelince yüklüklere kaldırılan ağır yorganlar gibi gökyüzü de tüm ağırlığını bir sonraki yıl kullanmak üzere kışa bırakmıştı. Gökyüzü açık bulutları ile sere serpe uzanmışlar gibiydi. Onlar da sanki ince bir pikeyi bile kaldıramayacak kadar özgür ve hafif olmak istiyorlardı.
Güneş, görevini icra ederken yakasında bir kimliğe hiç ihtiyaç duymuyordu. Bir sürü pencereden kimseye hesap vermeden özgürce girip çıkabiliyordu. Her pencere farklı bir hayata açılıyordu. Kimi güneşin sarısını ruhunun karanlığından dolayı göremiyor kimi görüyor ama görmemezlikten geliyor kimi de güneşi göremeyecek kadar kederde olduğu için hâlâ kışı yaşıyordu.
Tatlı yiyelim, tatlı konuşalım çocukluğuma ait hafızama yer etmiş en güzel sözlerden biridir.
Annem ve babamın bayram alışverişinden dönmelerini sabırsızlıkla beklerdim. Acaba hangi poşetten bayram şekerleri ve çikolata çıkacak diye küçük kalbim heyecan içinde çarpardı.
Gözleri gökyüzünde kanat çırptıktan sonra ağaçların dallarına kondu. Şimdi kuşların şakımasını daha da rahat işitiyordu. Kuşlardan hangisinin solist, hangisinin vokalist olduğunu ayırt edebilmek mümkün değildi. Tabiatın evrensel müziğiydi bu.
Duygularla vedalaşmak keşke kimseyle el sıkışmadan, öpüşmeden, sarılmadan kapının eşiğinden cümleten allahısmarladık demek kadar kolay olabilseydi. Daha o kadar çok cümlesi vardı ki. Düşünceleri boş durmuyordu. Sessiz sedasız bir şekilde; yüreğine, ruhuna rastgele bir şeyler karalıyordu. Görünmüyor, okunmuyor olması özelinde hissetmesine engel teşkil etmiyordu.
Kadife perde, çift taraflı kapanmıştı artık. Arkasında kalanlar ezber hayatlardan kendi karakterlerine dönmüşler, önünde olanlar ise oyun süresince attıkları kahkahaların yüzlerinde bıraktığı tebessümle çıkış kapısına doğru ağır ağır ilerliyorlardı.
Sancısız, nur topu gibi bir güneşle doğdu yeni gün, / Yüzünde ılık bir
Halkla İlişkiler mezunuyum. Devlet memuru emeklisiyim. 2 evlat sahibiyim. Ankara'da yasiyorum. Bir Oyku Kadar Kisa Bir Roman Kadar Derin Hayatlar isimli oyku kitabinin yazariyim.
1966 doğumluyum. Ankara'da ikâmet ediyorum. Resmi bir devlet kuruluşunda dokümantasyon hazırlama uzmanı olarak görev yaptım. Emekli olduğum gün kendimi kalem elimde buldum. Meğer ben yazmak için doğmuşum.
Ankara
Samimiyet ve doğallık içinde olduğum her alanda en önem verdiğim unsur olmuştur. Ruh; yüreğe, yürek dile akar. Bir de kâğıda dökülenler vardır. Paylaşmak için buradayım.
Orhan Veli KANIK, Reşat Nuri GÜLTEKİN, Anton Çehov
Füruzan