Yazıların çalınmasıyla ilgili iletilerinizi içim ezilerek okudum. Sorunlarınıza içten katılıyorum. Sizlere yardımcı olacağına inandığım bir konudan bahsetmek istiyorum.
Benliğinizden, duygularınızdan, hayallerinizden bir parça alıp kağıda döktüğünüz eserlerinizi başkalarının görüşüne sunmadan önce koruma altına almanın birkaç yönteminden bahsetmek istiyorum.
Bildiğiniz gibi herhangi bir dava durumunda sizden eserin size ait olduğunun kanıtlanması istenecektir. Bunu yapabilmeniz için elinizde resmi bir belgeniz olması gerekir.
Amerika gibi ülkelerde bir eser sahibi ürününü yaklaşık 30 YTL karşılığında telifleyebilmektedir. Fakat Türkiye gibi ülkelerde böyle bir mekanizma olmadığı için - eğer varsa beni affedin ben bilmiyorum- kendiniz uğraşmak durumundasınız.
Yazdığınız yazılar eğer bir dergide yada bir kitap halinde yayınlanmış ise bir belge niteliği taşır. Eğer İnternet ortamında yayınlanmış ise sorunla karşılaşabilirsiniz. Ayrıca yazınız bir yerde yayınlanmadan başkası bunu yayınlayabilir. Burada tüm yayınevlerini tenzih ediyorum. Onlardan hiçbiri bilerek bu tür bir kumpasın içine girmezler.
En garantili ve en pahalı yöntem eserinizi noterden onaylatmaktır. Noterler eserinizi onaylamak için çok yüksek ücret isterler ve sayfa başına para talep ederler. Yine de dava konusu olması durumunda en garantili yöntem tüm eseri sayfa sayfa noterden onaylatmaktır. 2003 yılında romanımı onaylamak için bir milyar liranın üzerinde bir ücret talep ettiler.
Bazıları tüm eseri onaylatmak yerine eserden seçtikleri bazı sayfaları onaylatma yoluna giderler. Bu yöntemin pek sağlıklı olmadığını düşünüyorum.
İkinci uygulanabilecek yöntem kitabınızı kıymetli evrak olarak noterde saklamak. Ben bu yöntemi uyguladım. 2003 yılı temmuz ayı fiyatlarıyla iki yıllık saklama bedeli olarak 60 milyon lira ödedim. Bu yılın temmuz ayında kitabı geri alırken de iki yıllık kira ücretini ödeyeceğim.
Bu yöntemde eserinizi saklayacak bir noter bulmakta zorluk çekebilirsiniz. Noterler genellikle sakladıkları şeyin ne olduğunu bilmek isterler. Hatta size, "Bu eseri bir bilirkişiye okutmak lazım," diyebilirler. Bana söylediler. Bilirkişiye okutma gerekçesi olarak da Türk Devleti aleyhine bölücülük unsurları taşıyabilecek gizli bir belge olup olmadığının belirlenmesiymiş. Sanıyorum, emin değilim, noterler sakladıkları belgelerin içeriğinden de sorumlu tutuluyorlar.
Bu durumda tatlı dille sorunu çözmeye çalışmanızı tavsiye ederim. Noterle yaklaşık yirmi dakika sohbet ettik ve kendisi incelemeye karar verdi. Bir gün orada kaldı ve sanıyorum bir iki sayfasına baktı; daha sonra da kıymetli evrak olarak saklamayı kabul etti. Aksi takdirde bilirkişinin romanımı okuması için de ayrı bir ücret ödemek durumunda kalacaktım ve büyük bir ihtimalle de bu yöntemi uygulamaktan vazgeçip, üçüncü yöntemi uygulayacaktım.
Üçüncü yöntem ise postaneden taahhütlü olarak eserinizi kendinize postalamak. Taahhütlü olarak eseriniz elinize ulaşınca da hiç açmadan kapalı olarak saklamak. (Yıpranmayacak ve yırtılmayacak bir zarf seçip sonradan açılmadığını ispat edebileceğiniz kadar özenli ve garantili paketleyin) Bu şekilde herhangi bir dava kanusu olması halinde kapalı olarak sakladığınz ve posta tarihleri hem sizin hem de postanenin kayıtlarında olduğu için davayı kazanabilirsiniz.
Size önerim ikinci yada üçüncü yöntemlerden birisini kullanmanızdır. Bu şekilde ileride olabilecek ihtilaflarda elinizde belge olur. Hatta eskiden yazdığınız tüm yazılar için bugünden bunu yapabilirsiniz. Hepsini toparlayın yazıcıdan çıktı alın ve hatta bir de CD'ye kaydedin. Kendinize taahhütlü olarak postalayın ve gelen postayı da hiç açmadan saklayın. Başkaları bunu sizin eserleriniz için yapmaya çekinirler, yapsalar bile herhangi bir dava durumunda bunu ortaya çıkaramazlar. Fakat siz göğsünüzü gere gere elinizdeki belgeleri ortaya çıkarabilir davanızı kazanabilirsiniz.
Tüm yazanlara saygılarımla,
Altan Çimen
biryazan@yahoo.com
?
???
July 2026 tarihinde katıldıSon forum iletileri
pek albenisi yok içeriği kadar kapakta çekmeli insanı
ve birazda gizem...gizem her zaman merak uyandırır insanda gizemli olmalı ben ce :)
Selamlar,
Epeydir ugrayamadim.Sizinkiler birsey degil arkadaslar, bir de benimkini dinleyin.
Duzenli olarak yazdigim bir sitede, kendi adimdan farkli bir nickle forumda yaziyorum.Birgun bir arkadasimiz ki kendisi fizik ogretmeni , benim yillar once yazmis oldugum ve yayinlamis oldugum yazimi foruma ekliyor.Normal nickle girip tebrik ediyorum yazisindan oturu...Guzel olmus diyorum.Verdigi cevap su:
-Tesekkur ederim.Sabaha karsi aklimdan suzulenler bunlar...
Hayir piskinligin bu kadari fazla diyerek orjinal yazimi koydum.Kendisi utancindan forumu terketmek zorunda kaldi.
Bu arada yazilarini begendigim arkadaslarin, bazi eserlerini kendi sitemde yayinliyorum.Kendi adiniz ve soyadiniz ile iciniz rahat olsun.
Resimler... Yazar/şair; resimler neden yanyana değil? Gerçi ozaman da nikah davetiyesi gibi olurdu. Yazar/Şair; biraz gizem kokmalı. Daha ilk eserde suratlar eskimemeli.
Kurak Toprak... Çok kullanıldı. Kapak; içeriğinin tam zıttı olmalı, bence. Mesela misket oynayan çocuklar... , mendil kapmaca da olabilir.
Kelebek... Kurak toprakla renkli bir kelebeği siz bağdaştırmayın. Sırtında mermi taşıyan bir karınca... , haylaz bir bal arısı çocukların balonlarına dalış yapan sivri iğneli.
Benim görüşlerim bu. Sıradan! Emeği ucuza satmayın.
-Kapak çok sıradan.-
1. Sıradanlık; resimlerinizin olması.
2. Sıradanlık; çatlamış toprak.
3. Sıradanlık; kelebeği harcamışsınız.
Kapak çok güzel olmuş, özellikle kelebek...
Umarım her şey istediğiniz gibi olur.
Bol şans diliyorum...
kitabımın kapağını görmek isteyenler şu adrese tıklasın...
http://isa_kantarci.sitemynet.com/
bu hafta içinde basılır galiba.
ben haber bekliyorum...
ada dergisi'nin altıncı sayısında da bir öykü var.
İSA KANTARCI
sayın okurlar ,yazarlık yolunda sevgisinde ilerleme kaydedip ,'' Günlerden birgün''adlı kitabını çıkaran Aynur Kulak arkadaşıma sevgilerimi sunuyor ,tüm yazıya gönül vermiş insanların aynı keyfi yaşayabilmesini diliyorum.
Uyku kısa dönemlerle ölüm, düşsüz bir ölüö olur mu?
Hadi kapan gözlerim, suyum göründü, dalgalanmadan berrak, içim ile aynıydı...
Yazılarımız çoğu kez kaydedilmiyor.Yazılarımız diyorum biliyorum ki çoğumuz için bu böyle.Büyük olasılıkla yazılarımızın imla kurallarına uymamasından ya da bazı küçük nüanslardan kaynaklanıyor bu durum.Ya da diğer bazı durumlar-hakaret, saldırı vs.Oysa madem bu kurallara uymamız gerekiyor bu yazıları yayınlamamakla bu iş halledilemez diye düşünüyorum.Bizler iz-edebiyat tan bir şeyler kazanmak istiyorsak ve yöneticiler de bunu amaçlıyorsa başka bir yol bulmak lazım.Mesela kabul edilmeyen yazıları tekrar bize gönderseler ve eksikleri belirtseler.Bizler de bu eksiklerimizi düzelterek -hem bilmediğimiz kuralları öğrenerek- yazsak daha faydalı olur diye düşünüyorum...Bilmem ne kadar doğru söyledim...
Saygılarımla...
-Kendimden geçiyorum.
-Hiç uyanmasa keşke.
Bir gidip bir gelen boşluk, içimde ölü bir yalnızlık doğurdun.
Sonrası; iyilik, güzellik. (Bildiniz değil mi?)
Şöyle bir açıklaması olabilir belki:
Yazar, değerli bilimadamının teorisini yine sadece kendisinin tam olarak anladığı savından yola çıkarak, tespitlerini ironik bir yaklaşımla aktarmıştır.
Mesela:)
Sevgili Güney(Yaşar);
Sakın "Bana ne!" demeyin......Aynı şey, sizin de başınıza gelebilir....Benim başıma geldi, geçen yılın nisan ayında......İki ayrı gazetede, izedebiyat'tan alınan bir yazım, iki köşe yazarı tarafından yayımlandı.Bu. çok kötü duygular yaşatıyor insana.O nedenle anlayışla karşılayın bu konudan mustarip arkadaşların sarfetikleri cümleleri.......İleride, yazımı çalan gazetelerin ve yazımı kullanan köşe yazarlarının adlarını söyleyeceğim......Sevgiyle kalın.
Bu olay ne ilk ne de son olacaktır. Muzaffer kumandan edası, takınmanızın manası ne. Boncukmu buldunuz? Ve bu kişi izedebiyatdan ise ismini hemen açıklayın yok değil ise bana ne.
Saygılar
''Yine sana sesleneceğim'' demişsin....Bildiğim bir çok sesten daha derin, daha narin geldi ,kulağımın duymadığı ,yürekten dinlediğim sesin.Her bana gelişin,tanıdığım benden uzak ,yenilenen ruhuma yakın duruşumdu.Masallara ,masal gözüyle baktım bunca zaman..Ayrı tuttum yaşadığım zamandan.Sen bana geldiğinde zaman masala,masal zamana dönüştü.Uzak diyarların,gözkamaştıran güzelliklerin anlatıldığı gibiydi seslenişin.Bir varmış,bir yokmuş diye başlar masallar...Var olduğunu yaşarken ,yokluğuna hazırlanmalısın diye..Varlığının seslenişi sustu ,yokluğunun derinliğinde..Suskunluğun çığlıkları kapladı içimi önce..Çığ düşecek sandım ,yankılanan yürek dağından...Buzulların içinde ,dönüşünü düşündüm.Farkı yoktu gidişinle bana geri gelişinin.Sensiz buzdağında donarken,seninle gelen sıcaklık sellere boğacaktı beni..Masalların içinde olduğuma güvendim sonra..Gelip kurtaracaktı birileri nasılsa..İnanmaya çalıştım masalın sihirine..
Bıraktım kendimi de yüreğimin sesine..Ne gelen var ,ne giden diyen nefes alışlar;umutsuzluk içinde alışmış yolalışlar..Uzun bir süre geçti,bu dalgaların içinde.Boğulmadan kalmayı başarıyordum işte..Yüzebilirim artık sert dalgalar çarpsa da! Kulaçlarım büyüyor her bir büyük dalgada..Hükmetmeyi öğrendim içimde ki okyanusa..Derken ;Seslenişin can buldu, yeniden bedenimde..Hem, sevince arkadaş,hem, korkuya yandaş oldum.İkisini sarmaladım ,susturdum koynumda..Senin sesin kalsın istedim zamanın akışında...Ne dünü yaşıyorum ne geleceği şimdi.Bu anı yaşamak seslenişinde gizli..