Annem ve Babam Nerden Geldi
Yazımız masum bir genin itiraflarının devamıdır. Sıkıcı olmaması için ayrı ayrı bölüşülmüştür.
"Yazar, evreni adlandıran kişidir. — Roland Barthes"
"Yazar, evreni adlandıran kişidir. — Roland Barthes"
Yazımız masum bir genin itiraflarının devamıdır. Sıkıcı olmaması için ayrı ayrı bölüşülmüştür.
Gözleri gökyüzünde kanat çırptıktan sonra ağaçların dallarına kondu. Şimdi kuşların şakımasını daha da rahat işitiyordu. Kuşlardan hangisinin solist, hangisinin vokalist olduğunu ayırt edebilmek mümkün değildi. Tabiatın evrensel müziğiydi bu.
Ben Malatya’yı Şirket İşhanı ile tanıdım.
Ahşaptan iki katlı, çok çeşit esnaf ve zanaatkârın iş yaptığı bir ğandı/handı.
Manufer’in dükkânı bizim dağ kesimin bir buluşma noktasıydı.
O bir Ermeni’ydi ancak Türkçe ve Kürtçe’yi çok iyi bildiği için bizim dağ adamlarına, -bir zamanlar
Ben yüksek dağlara yağan karım. Güneş olup sevme beni, eririm sonra. Yağmur olup yağma üzerime, her damlan bir kurşun gibi saplanır yüreğime. Eğer beni sevmek istersen gerçekten, kardelen ol. Yüreğimin buzlu duygularından çık dışarı. Işığı seninle göreyim. Öyle bir yara aç ki bedenimde, kardelenler açsın tenimde. Eğer bana
Yeşili, kızılı, sarısıyla tabiata renk ve soluk veren yapraklara ömrümün her döneminde hayran olmuşumdur. Şekilleri ve çizgileri profesyonel bir ressam elinden çıkmış kadar estetik gelir bana. Her ne kadar çiçek ve meyvenin yanında ikinci planda kalmış gibi görünse de onlar da Allah'ın mucizevi eserlerinden biridir. Ağaçların vazgeçilmez süsleridir.
Malatya’da hasat vakti dedin miydi, bil ki kayısılar meyveye durmuştur…
Kayısının hasat vaktinde Malatya’da buram buram kayısı kokar, kükürt kokar, ter kokar işçinin el-kol emeği kokar…
Kayısının hasat vaktinde Malatya’da, Malatyalılar kayısı bahçelerindedirler. Yalnız Malatyalılar değil, civar ilerden gelen çalışanlar da kayısı bahçelerinde yatıp
Ne geçmişim var ne geleceğim. Tüm saatlar durmuş. Akrep ve yelkovan kudurmuş. Tam sevme zamanı ya da duyguları coşturma zamanı derken ve at gibi koşmak isterken, bacağım kırılır. Hayat beni işte o zaman vurur. Dallarda kirazlar salınıp durur. Bense ağzım açık bakarım öylece. Hayattan tat alamam böylece. Neden
Değişim, hayatın bir gerçeğidir. Kuşlar, bitkiler, şehirler değişir. Dünya kirlenir, sular tükenir, ağaçlar azalır, savaşlar filan olur, edebiyat akımları gelir geçer. Biz de “hayat değişiyor” deriz. İnsanlar da sürekli değişir. Yaşlanırız, saçımızı kestiririz, boyumuz uzar, kilo alırız...
Bugün artık, bize orada öylece sanki hiçbir şey yapmadan duruyormuş gibi gelen ağaçların ve diğer tüm nebatatın da birer "canlı" olduğu, sözden de öte bilimsel olarak ispatlanmış durumda. Hatta bitkilerde bizim gibi nefes alıp veriyorlar, dolaşım sistemleri var, üreme sistemleri var vs.
İlk canlı olan hücrenin oluşabilmesi nasıl mümkün olabiliyorsa, her bir canlı türünün atası olan canlının da müstakil olarak ve de aniden varlık sahnesine çıkabilmesi, mantıki açıdan o derece mümkündür.
Bahar deli bir şarkı söyler Nasina’da. Mercan rengi yapraklarla, badem pembesi çiçeklerle… Arılar, böcekler, kuşlar ve kurbağalar binbir renkli bir senfoniye düşerler. Ve ben her Nisan başında sağanakların peşinden koşarım. Traktör izlerinin derinleştirdiği çukurlarda biriken sulara girerim. Çizmelerimin rengi sarı, çizmelerim kocaman, çizmelerim fokur fokur. Annem kızmasın diye
...o boşluğun ortasında, kulağımda çınlayan aynı türküyü mırıldanırken ve kafamdaki resme dalmışken şaşkın şaşkın bana bakan kepçe operatörüne ne diyebilirim
Bizim muhayyilemizde ata, ulaşılması güç ama bir o kadar da saygıya yakın, kutsal bir kavramı ifade eder.
Yalnızlık paylaşılamayacak kadar yetersiz ve doyulmayacak kadar dolu bir tutkudur.
Nasıl ? Diyordun içinden.. Aldırmadım ama yine de beynimin her köşesinde kol geziyor. Benimki, duyduğum ve sevdiğim huzur ifadeleri, kalpten gelen, irkilmeye mahal vermeyen gelecek zaman sözleri olsa gerek.. İlgi çekici ama uzaklaşmayı gerektirmeden var olabilecek.
Bu kanlı vahşet ne için yapılmaktaymış biliyor musunuz?
“Danimarka erkeklerinin artık erişkin bir erkek olduklarını kanıtlamak içinmiş…”
Siz yoksunuz diye ben,
Zalimlikten azad ettim nisanı.
Aslında yakışyor da zalim olmak nisana.
Yayla, tüm muhteşemliği ile gözlerimizin önündeydi. Allah’ım bu ne güzellikti ! Gözlerim, bedenim, ruhum inanmıyordu bu harikuledeliğe ! Dört bir yanı dağlarla çevrili ve yatay şeklinde yukarıdan aşağılara doğru edalı gelin gibi süzülerek kurulmuştu yayla.
Tarihte bir gerçek vardır, zamanla bu gerçek abartılarak düşle yoğrulur. Günümüz bilgi ve bilim/teknoloji çağına gelindiği zaman ilk gerçek yeni kuşaklara nasıl öğretilmelidir?
Deniz dalgaları eşliğinde bir ileri bir geri oynaşıp duran kumsaldaki çakıl taşlarını hiç düşündünüz mü?