Dünya Yalanları
Unutmak istediklerim bir yana, hatırlayamadıklarım beynime saplanmış kocaman bir soru işareti. Sahi, yaşanmış olanlar neydi?
"Sanat, gerçeği fark etmemizi sağlayan yalandır. — Pablo Picasso"
"Sanat, gerçeği fark etmemizi sağlayan yalandır. — Pablo Picasso"
Unutmak istediklerim bir yana, hatırlayamadıklarım beynime saplanmış kocaman bir soru işareti. Sahi, yaşanmış olanlar neydi?
Önceki yazımda sınırsızlık kavramından bahsetmiştim. Bunu sonsuzluk kavramı ile eşanlamlı kullanmıştım. Ama üzerinde biraz düşününce ve eski bir kitabı tekrar okuyunca farkettimki aynı şey değiller.
Tvde sinema kanallarını gezerken tesadüfen rastladım Heidi filmine..
Bizim çocukluk-gençlik dönemimizin çizgi filmini sinemaya uyarlanmış olarak
İzledim..
İzledim çünkü o filmlerde kalan ve artık ulaşılması hayal olan duyguları
ve mutlu sonları, o muazzam sevinçleri yeniden hatırlamak, onlara olan özlemlerimi
hüzün, insan ruhunda derin izler bırakan kalplerde kararmaya yol açan duygu yoğunluğuna verilen addır.
"Var mıyım? Ben dediğim ne? Gerçekte iradem var mı yoksa şartların zorunlu olarak kontrol ettiği organik bir makina mıyım? Olasılıklar rastgele meydana geliyorsa doğal olanın ahlakından bahsedilebilir mi?"
insanların kaldıramayacağı yükün altına girmekte ısrarcı olması ne kadar doğru?
Sabaha karşı tel örgü boyundaydım. Otlar çoktan kurumuştu. Toprak yürüdükçe tozuyordu. Önce tan yeri alacalandı. Ve yıldızlar söndü. Gökyüzü önce griye döndü. Sonra sarardı, açıldı İlk kuşlar göründü. İri kuşlar, kargalar, atmacalar, doğanlar Tel örgünün ardındaki kasaba hala uyuyordu. Güneşin ilk ışıkları evlerin taraçalarına düştü. Kerevetler hareketlendi. Beyaz
Bir gün, küçük bir gerçek kalbine saplanıp dayanılmaz bir ağrıya dönüşür.
O ağrı ki, tarifi zor, bedenin değil, ruhunda. Olan bitenin tek tanığı olursun.
Seslendiremediğin düşünceler aklının orta yerinde dönerken en nihayet kaderini kabullenirsin.
Hayatta kötü şeyler olur. Belki herkesin başına gelmez.
Elimiz kalem tuttuğu, ocağımızda çaydanlığımız kaynadığı sürece bu alışkanlık terk etmez bizi. Çayımızı yudumlamaya, çay suyundaki gizemi izah etme-
ye çalışırız.
Bir gün, küçük bir gerçek kalbine saplanıp dayanılmaz bir ağrıya dönüşür. O ağrı ki, tarifi zor, bedenin değil, ruhunda. Olan bitenin tek tanığı olursun.
Seslendiremediğin düşünceler aklının orta yerinde dönerken en nihayet kaderini kabullenirsin.
Hayatta kötü şeyler olur. Belki herkesin başına gelmez. Sadece senin
Bir Leyla sizinle aynı mekanda nefes almaya başlar ve nefesi elinize yüzünüze çavar.nefesindeki ıtırdan bir suhulet ve sükunet yayılır, mekan dinginleşir. Vakit hangi vakit olursa olsun zaman ona hasredlir. Dem çay demi, saat çay saatidir.
Huzur, sükun ve sükut sözcükleri buğulandı demliğin nefesiyle. Semaver ateşle ünsiyet etti çayın hatırına. Asırlar sürecek bir dostluğa merhaba dedi dudaklar. Kısa günde kırk kere hatırlandı bu ünsiyet. Vefa sözcüğünün sıcaklığı sardı sineleri.
Ruhunuzda fırtınalar koparken, o gecenin sessizliği az da olsa huzur verir insanın ruhunun derinliklerine... Hele bir de ince ince tatlı bir müzik, alır sizi götürür kim bilir nerelere... Ay dolunay olmuş ya da hilal, ne fark eder? Işığını salıyor ya hem dünyaya hem de ruhumuza...
üzerimize almış olduğumuz sorumlulukları neden zamanında yerine getirmiyoruz?
Elimde bir tohum... Tarlam kıraç. Su çok uzakta. Gölgesine sığınacağım bir ağaç yok. Ben kendi gölgeme sığınıyorum. Elimde bir tohum var; başımda kızgın güneş... Avuçlarıma su verecek kimsem yok. Bir bulut görmese de gözlerim bir dere gibi bakıyorum. Yüreğim su gibi akıyor. Gönlümü serin tutmaya çalışıyorum. Küp küp