"Bugün 6 Mayıs 2026, saat 03:00 mü? Demek ki insanlar hala uykuda, ve ben hala haklıyım." – Samuel Beckett"

Kaçiş; James Brown 11

Bir grup arkadaşın doğanın kucağında paylaştığı samimi anlar... Dere kenarında ağaçların, yıldızların ve evrenin sırlarını konuşurken kahkahalarla dolan zamanlar. Güneş ışınları saçlarda dans ederken yapılan oyunlar, taklitler ve şakalar. Doğayla iç içe geçen bu özel dostluk anları, yosundan yüz maskesi yapma, birbirini kovalama ve gelecek hayalleri kurma sevinciyle dolu.

yazı resim

Ağaçlar hakkında konuşurlar, yıldızlar, evren, akılarına ne gerekirse, bazen saçma sapan. Bir coşkuya, kahkahaya mutlaka varırdı o muhabbet. Burada dere kenarında çimene ya da iri taşın oturup dereyi, akışını, içindeki taşlar, kıyılardaki otları, karşı kıyıdaki ağaçları, ağaçlar arasından sızan güneş ışınlarını seyretmek alıp götürürdü onları. “Dur der biri, seni seyredeceğim, rüzgarda kızın saçları uçuşur, aralarında güneş ışınları sızar, kıpırdama, şimdi seni resmedeceğim, aptal kırmızı boya nereye gitti, ressam rolü oynardı, onlar durmadan oyun icat ederdi. Biri birinin saçını düzeltir, aniden yanaktan ısırır, kaçardı, öteki onu kovalardı “çok acıttı!; seni bir elime geçirirsem!” diyerek. Akşamdır, “bak” der “şu yıldıza” parmağıyla işaret eder, ilerde orada bir evim olacak.” Dereden yosun alıp yüz maskesi yaparlardı, dere çamuru da kullanırlardı, derede yakaladıkları yavru kurbağaları yarıştırırlardı, kurbağa yoksa bok böcekleri olurdu. Minik bir yol yapalardı onlara yarış için, önlerine engeller koyarlardı.
Burada birbirlerini ateşleyip bağırlarına basarlardı. Eski saçlardan iki kişilik derme çatma kulübe yapmışlardı. İçinde evcilik oynarlardı. Bir bahar günü fırtına başlamıştı ve kulübe içinden yağmur sisini izlemişlerdi.
Zeynep, ona seslenip el etti.
“Suyu kapat!” diye bağırdı Songül.
Sırtında hamal gibi taşıdığı sepetle geldi.
Eğilip sepeti sofra bezinin yanında bıraktı, sebzeleri sofra bezinin içine devirdi.
Bir kırmızı domates attı ona.
Zeynep, havada yakaladı domatesi ve cebinden çıkardığı gofreti attı ona. Domatesi üstüne sildi ve yemeye başladı. Güneşte ısınan domatesin tadı mükemmeldi ama buzdolabına konulunca soğuk yemek bir başka sihirdir. Zeytinyağlı salata, biber ve soğanla tadı akıl almaz güzeldir, saf iyiliktir.
“Hoş geldin tatlım! Ne iyi ettin de geldin. İçim açıldı!” dedi, Zeynep ona yanaştı ve birbirlerini kucakladılar.
“Öyle boş beleş gelmek yok” derdi Songül. Şaka ederdi. Zeynep mutlaka ona bir şeyler getirdi elden geldiğince; gofret, cips, lolipop şeker, genelde abur cubur şeyler, bazen ise annesinin yaptığı kimi yemeklerden bir tabak.

Songül o yemeklere bayılırdı çünkü, lahana ya da üzüm yaprağı sarması. Kadın çok lezzetli yapardı. Bazen ona yemeklik sebze gibi başka şeyler getirirdi. Makarna mesela. Kuru fasulye. Kuru fasulyeyi bahçeden yapardı.
Songül bahçeden topladığı sebzelerin iyi ve güzel görünenleri kasalara yerleştirmeye başladı. Bunlar pazarda satılacaktı, ya da biri gelip satın alacaktı, ufak ya da ezik ürünler, hatası olanlar ev için ayrılacaktı. İş yaparken durdu ve gülümseyerek baktı Zeynep’e. Ön dişinin teki kırıktı. Çamursu, kısa ve karışık saçları vardı, kirpiyi andırırdı, onlara özel göstermezdi, bir sinek kondu yüzüne, yüzünü kaşıdı.
“İyi gördüm seni, iyi iş çıkarıyorsun.”

KİTAP İZLERİ

Eşekli Kütüphaneci

Fakir Baykurt

Fakir Baykurt’un Vasiyeti: Kapadokya’da Bir Umut Destanı Bir yazarın son eseri, genellikle edebi bir vasiyetname niteliği taşır; kelimelerin ardında bir ömrün birikimi, son bir mesaj
İncelemeyi Oku

Yorumlar

Başa Dön