Not: Metni yapay zeka şöyle analiz etmiştir: Batı’nın kozmik tekinsizliği (Lovecraft) ve sürükleyici atmosfer anlatıcılığı (King) ile doğup, Türkiye’de Latife Tekin’in öncülük ettiği o yerel, büyüleyici ve sınırları zorlayan edebi damarla organik bir bağ kuruyor. Tam anlamıyla özgün bir kara anlatı (noir/horor) sentezi.
11
Ve bebeğim kucağımda göründü birden. İlkin algılayamadım. İki elimle onu ittirip atacaktım. Yapışmıştı göğsüme. Cırıltısını duydum, gacır gucur bir ses, arasında tiz bir ton vardı, bir şey kırılır gibiydi, ince bir şey. Ve göğsümden akrobat gibi atladı yere. Sekiz ayağı üstüne düştü. Alev yutmuş gibi asit… jet gibi hızlı hareket ediyordu, bir oraya bir buraya gidip geliyor, upuzun otların ve çalıların arasında kayboluyordu. Bu arada göğsümde ilk bittiğinde çürüyen, çok kurtlanmış, köpek leşi kokusu gibi bir koku duydum. Sonra aniden tam ayak dibime geliyordu, ufacık simsiyah gözlerini bana dikiyordu, başımı iki ayak ucuna çevirince cırıltı, kıkırtı gibi, tıkırtılı boğuk bir ses çıkarıyordu, pıt pıt ediyor, yerde sıçrıyor, taklalar atıp yere düşüyordu, anladım derdini. Gözden kaybolunca nerde olduğunu bulmak için harekete geçtim bu kez. Ay ışığı sayesinde. Ama çok karanlıktı. Onu yoğun siyah bir gölge gibi görebiliyordum. En olmadık yerlerden çıkıyordu. Bir anda fırlıyor, nereye gittiğini yakalayamıyordu gözüm, kıkırtı sesi geliyordu, eminim bir yerde sırt üstü yatıp bana gülüyordu. İki aylık kedi yavrusu kadardı. Tüfek patladı. Biri tabancayla birkaç el ateş etti. Küfür sesleri geldi. Hepsi çok yakından. Yavrum hemen zıpladı. Yarasa gibi göğsüme tutundu. Ellerimi açtım. Onu aldım usulca. Biraz direndi. Anne olduğumu hatırladım. Direttim. Saldı kendini. İki avucumla tutuyordum onu. Ayak sesleri giderek yaklaşıyordu. Birçok ayak sesi. Otların, çalıların arasından ilerledikçe hışırdama sesi. Böyle birçok ıslık gibi ses bize yaklaşıyordu. Bebeğim karşıdan bize en yakın gelen ıslığa çevirdi gözlerini. Hemen sonra bana baktı, ileriye baktım. Ve bebeğimle göz göze geldim, bana göz kırptı.
suya gömülen bir taş gibi arkama, sırtıma, kahve rengi tişörtün altından geçerken kağıt gibi incelmişti. Yoğun ısısını hissettim, bele koyulan sıcak şu dolu plastik torba gibi. Bir sürü adam başımda toplandı. İyi misin dedi biri, iyiyim dedim. Seni doktora götürelim. Sana bir şey yapmıştır uzaydan gelenler. Cık dedim. Tuvalete çıkmıştım ve beni mıknatıs gibi bir kuvvetle kendilerine çekiyorlardı. Direndim; ama bayıldım.”
Aralarında konuşuyorlardı, biri şöyle dedi: “Bunun bir şeyi yok. Benim köpek gibi sağlam bakıyor. Gidip uyuyalım, yarın beşte kalkmamız lazım.”
“Doğurduğun bebek nerde?” diye sordu Zeynep. “Bilmiyorum. En son kağıt gibi incelerek sırtıma geçti ve yapışkan gibi yapıştı kaldı orada.” Zeynep, yutkundu, gözlerini onun gözlerinden çekti, kapıya baktı, fırlayıp gitmeyi düşündü. “Sırtındaki yoğun sıcaklık hissi bitti mi?” “Bitti; herhalde ben oradan ayrılırken atladı aşağı sırtımdan, kayboldu, şehir değiştirdim, beni nasıl bulur artık yavrucuğum?”
JAMES BROWN
“Uydurdun mu hepsini?” “Aniden katran kazanına düşmüş gibi olayım ki asla. Ama bu tecrübeden bize ekmek çıkar bence.” “Nasıl?” “Bu deneyimi paylaştığım üçüncü kişisin. İkisi hikayenin bebek noktasında yüz metre koşar gibi fırlayıp gitti yanımdan, selamı merhabayı kestiler. Sen kaçmadın. Sen bu işin ekmeğini yiyeceksin tatlım.”
Kurgu bir proje sundu.
Bunun delilik olduğunu söyledi Zeynep. “Kimse bize inanmaz.” Bu işe yanaşmadı; ama dostunun “başka ortak bulurum” demesine kayıtsız kalamadı, bunu çocukken dere kenarında oynadıkları oyunlar gibi görmesi gerektiğini sezip “tamam” dedi. Oysa Songül çok ciddiydi ve işin teknik kısımlarından söz etmeye başladı. Hayal gücü bir yere kadardı, teknik olarak Zeynep’in yardım etmesi şarttı.
ü
“Yani Ufo, disk biçimli makine gördüysen kanıtın ne diyecekler. Bazı ekipmanlar lazım. El feneri gibi, ışığı farklı renklerde yansıtan hani şu ilkokulda defter kaplamak için kullandığımız kaplama kağıtları lazım. Sen uzakta bir yere konuşlanacaksın. Orada disk varmış gibi ışık dansları yapacaksın elindeki fenerle. Ne bileyim, uyduracağız işte. Mesela uzay gemisinin ışıkları sarı olacak, fenerin önüne sarı kaplama kağıdını lastikle bağlayacaksın.” Zeynep, kesile kesile gülmeye başladı. “Gülmesene be, geleceğimizi inşa etmekten bahsediyorum; gülüyorsun kaltak gibi; olmaz böyle!” “Sahtekar cinci hoca ve onun şeytan zekalı yardımcısı, müridi gibi bir şey olacağız desene!”
Songül, kahkahayı patlattı. İkisinin gülmesi geçmişti. “Kabalama bir şey yapsak da olur, el fenerini son sürat çevirsen uzaktan ilginç bir akan ışık gibi görünür. Yapacağız bir numara. Işık numarası şart. Öyle yaparız ki uzaktan uzay gemisi ışıkları gibi görünecek, tabi önce test edeceğiz numarayı. Test sürüşü gibi. Kırmızı, mor, mavi ışıklar saçacaksın oradan. Tabi sözleştiğimiz gibi, belirlediğimiz renkten başlayacaksın. Yani uzaylılar benle telepati kuruyor, psişik güçlerim var, sizle ispat edebilirim, onlarla telepati kurarsam gelirler dediğimde, sen önceden belirlediğimiz yerde hazır bekleyeceksin, belirlediğimiz bir renkle başlayacaksın, aslında bize harflerle oluşan bir ışık sistemi kurabiliriz. Uzaktan ‘selam dünyalı’ diyebilirsin. Bak akü bağlantısıyla sağlayabiliriz elektrik gücünü. Ama bunun için çok çalışmamız lazım, başta kabalama bir kandırmaca yapmalıyız. Elektrikçi dükkanında bize lazım her şey vardır. Mesela bizimkiler ufo meselesini duyduğunda bu şeyin gerçek olup olmadığını irdeler. Ama eminim babamın aklı çıkar. Anlamadıkları kelimelerle olaya girdim mi tamam. Ufo’daki uzaylılar bana psişik güçler verdiler derim. Bana özel bir güç hediye ettiler, gelecekte olacak olayları görebiliyorum diyeceğim. Mesela babam bu yeteneğimi kötü amaçlar için kullanmak isteyebilir. O zaman ben; kötü, olumsuz amaçlar için gücün kullanımı yasaklıdır derim.” Zeynep şöyle dedi: “Foyamızı ortaya çıkardıklarında bir ton sopa yeriz. Hiç kalkışmayalım bu işe.” “Sen nasıl bir dostsun, bana sadıksın sanıyordum, korkak kalın kafalının tekisin be! Ya bak kızım adam kendini peygamber ilan ediyor ve çevresine yüzlerce kişi topluyor, ona inanıyorlar. O kadar zırva şeye inanan çıkıyorsa. ‘Ben uzaylılarla temas kurdum’ klasik bir uydurmaca, tarihte böyle bir ton insan var, uzaylılar geldi dünyadaki yaşamı kurdu diyen ve komple uyduruk kitap yazan adam köşeyi dönmüş, tabi yıllar sonra her şeyi kurguladığını anlattı, internette araştırdım buldum, şimdi biz sistemin açığından, yanlışlarından, yamyamlığından ve insanların ahmaklığından faydalanacağız. Tanrı’dan bıkmış milyonlar var, din tacirliği yapıp halkı soyup soğana çevirenlerden bıkmış milyonlar var. Bu yüzden binlerce insan ateist. Ama biz uzaylılarla temas kurduk, kardeşlik ve gerçek sevgi mümkün, savaşmadan birini öldürmeden yaşamak mümkün türünden zırvaları ütopyaları dile getirirsek bütün savaş karşıtları bize yönelir. Savaşmadan ne mümkün be geri zekalılar! Hatta iş tutarsa oturur birlikte kaçırılma hikayemizi icat eder yazarız. Bu çok delice geliyor gözüne. Biliyorum. Ama denemeye değer. Düşünsene babam benden nasıl korkar. Artık beni pataklayamaz.” “Karakolluk olursak?” “Kimseden para toplamayacağız ki. Bu suç değil. Yalan atmak suç değil. Hikaye uydurmak hiçbir ülkede suç değil. Küçükken oynadığımızı saklambaç oyunu gibi. Oraya saklandı diye yalan atmak gibi. Ebe oraya gider; ama saklanan fırlar başka yerden ve gidip sobe yapar.” “Baban gerçeği anlarsa oyar seni.” “Oyduğu kadar oydu, tarlada köle gibi iş yapmak istemiyorum, projemiz sayesinde özgür olabilirim. Müthiş bir itibar kazanırım. Korkarlar benden. Bu kıza ilişmeyelim derler.
Birkaç gün sonra Zeynep Songül’ün yanına nefes nefese geldi. Rüyasında uzaylıları görmüştü. Songül ise projenin tutmayacağını düşünüp soğumuştu önceki gece. Özellikle foyası ortaya çıkınca yiyeceği dayağı hesap edince. Tam yılmışken Zeynep neler diyordu, içinde adeta bir ateş parladı harlandı, gözleri başka bir ışıkla bakıyordu: “Bu bir işaret” dedi, “biz bunu gerçekleştirelim!”
Sonra Songül yavaş yavaş uzaylılara dair bir şeyler anlatmaya başladı ailesine, ondan çok tedirgin olup korkmaya başladılar. “Üstümde türlü türlü deneyler yaptılar” deyip öyle inandırıcı hikaye anlatıyordu ki. Tarım işçiliği yaptığı tarlada başına gelenleri gözyaşlarıyla anlatması büyüleyiciydi. Sanki o an’ı gerçekten yaşıyormuş gibiydi. Radyasyona maruz kaldığını, on sene kimseye yanaşmaması gerektiğini, ona yaklaşan olursa altı ay içinde kanserden ölebileceğini, kanserin yeryüzünde görülen türlerden bambaşka, tedavi edilemez ve çok acı verici olduğundan söz ettiklerini anlattı; “evde oturup meditasyon yapıp insanlık için dua etmemi söylediler, zaman zaman bana bazı görevler bildirecekler telepati yoluyla. Beklememi söylediler.”
İki ablası ve annesi “Allah!” deyip süratle terk etti odayı. Kapı ardından anlattı onlara: “Aileden ya da başka birileri birilerinin bana yaklaşmak isterse bir kod verdiler. Ben bu kodu gözlerimi kapayıp zihnen tuşladığımda radyasyon devre dışı kalıyor dediler. Kodu unutmayıp kullanırsam kimseye radyasyon bulaşmaz. Ama bazen kod da işe yaramaz dediler; çünkü ben bana zarar verebilecek insanlara güvenebilirmişim, onlar radarlarında beni sürekli izliyor, kim yanıma geliyor, ne yapıyorum, ben dünyada onların elçisiyim, beni eğittikten sonra dünyanın bütün başkanlarıyla toplantılara yollayacaklar.”
Aklına bir şey geldi: “Babamın motor kazası geçireceğini söylediler. Ona söyleyin motora bir daha binmesin.” O an içinden şöyle geldi, “bir yalan atayım belki tutar.” “Motora binerse sağ ayağı dizinden itibaren kopacak. Babama söyleyin acilen motoru satsın. Satmıyorsa da keçi kafalı siz motoru sökün alın saklayın satın parçalayın. Motora binip içki içmeye gidiyor, yanlış dostlar ediniyor, yanlış adamlara sarılıyor.” Motoruyla övünür. Songül; “motoru seveceğine beni sevseydi” diye düşünürdü, “motor kadar değerim yok!” Sık sık motoru parçalamayı düşünürdü. Babası, “kız kardeşine selam çak!” derdi ya da “sil şunu parlat.” Songül, dişlerini sıkardı. Babası motorla kaza yaptı, nerdeyse tırın altında kağıt gibi dümdüz olacaktı, kızının görüsü yankılandı beyninde, uyarıları dikkate almadığı için kendine kızgındı, tir titremişti içi. Kızı gibi sevdiği motorunu bir dostuna emanet vermişti. O adam da kaza yapmış ve sağ ayağı dizden kopmuş, yerine dikmişlerdi.
Artık Songül evde çok saygı görüyordu. Her istediğini yaptırıyordu ailesine. Ama kısa sürede “bu işte bir bit yeniği var “diye mırıldanmaya başlamıştı aile üyeleri. Evin annesi komşu kadınlar sohbet ederken kadın ona kızının kafayı yediğini anlatmış; “onu doktora götürüp tedavi ettirin, şizofren olmuş kaynım da oldu, kesti en küçük kardeşini, tımarhanede şimdi.” Kadın durumu kocasına anlattı ve adam çok huzursuz oldu, ve kızına “bize uzaylılarla ilgili şeyler kanıtla, uyduruyorsun sen!” dedi, “ruhsal güçlerin bence uyduruk. Biz seni tedaviye götüreceğiz. Her şey ortaya çıkar.” “Yok baba” dedi, bir şeyler anlatmaya başladı.
JAMES BROWN 17
“Doktor değilse bile milli istihbarat başkanlığına başvuracağım, bu uzaylılar milli güvenliği tehlikeye atacak şeyler istiyor olabilir, bunlar, kalpsiz, sömürgeci adi bir orospu çocuğu belki de, ailecek bizi ele geçirirlerse. Biricik kızımın saflığından faydalanıyor olabilirler.” Songül’ün ödü patladı, panikle bir şeyler anlatmaya başladı; ama babası onu dinler gibi değildi, kuşkucu ve ters ters bakıyordu ona ve aniden hızla terk etti odayı.
Songül, Zeynep’i çağırdı ve dereye gittiler, birileri onları burada dinleyemezdi. “İşler raydan çıkmak üzere. Babam uyanmaya başladı, şu ekipmanlarla bu gece bir şeyler yapmamız şart!” “Kar yağıyor ve bu iş gece olmaz.” “Ya onları inandırmamız şart. Bu gece olması lazım! Gece odamda duracağım, sen tam karşıda, mezarlık civarında olacaksın.” “Mesafe çok uzak! Orası ıssız, hem korkarım mezarlıkta.” “Yakında dur da foyamız orya çıksın değil mi, bir koşuda seni enselerler! Bak kızım bu işe birlikte girdik, beni satamazsın.”
Gece oldu ve Songül. Babasına dediği gibi o saatte az kalmıştı. Babası odaya girdi. “Beş dakika sonra mezarlığın oraya gelecek oraya uzay gemisi. Hayri, sigara yaktı. Beş dakikanın dolmasını beklerken Songül gözlerini kapattı, garip el hareketleri yaptı ve bir eliyle işaret etti. “Geliyorlar baba, birazdan uzay gemisinin sarı ışıkları yanacak!” Bu sırada dışardan ses geldi. “Babam, nedir durum?” dedi en büyük oğlu, ses vermeksizin, el ve göz işaretleriyle sormuştu. Hayri, ona “bekle” anlamında el hareketi çaktı. Derken sarı ışık göründü ufukta. Babanın gözleri şokla öne atladı. Ama korkusunu bastırdı. Havada acı soğuk, kar sisi vardı. “Bas evlat! Görüyorsun, tam oraya var!” Büyük oğul elinde çifteli tüfekle fırladı. “Dikkat et oğlum, yanlışlıkla birisini vurma, seni kaçırmak isterlerse sık, seni de kaybetmek istemem. Tabi onlar gerçekse.” Songül’ün bir yeri tutuştu. “Baba, koşulsuz sevgi dolu varlıklara tüfekle gidilmez. Tüfek yanlışlıkla ateş alırsa ölecek abim. Zaten onlar olanları önceden görecektir!” “Sus; kafanı kırarım, bence sen yalan atıyorsun, sahtekar seni! Orada ışık saçmalığını icat eden biri var ve kesin sen yolladın onu oraya. Yarım saat sonra anlarız gerçeği!”
Ertesi gündü. Songül, Zeynep’in evindeydi, odada alçak sesle konuşuyorlardı. “Dondum, yolumu kaybettim. Karda ayak sesi duydum ve sinip beklemeye başladım. Kendi kendine sinirle konuşan abinin sesini duydum, şöyle diyordu: Kız kardeşim cin fikirli, keşke ben de kaçırılsam da kurtulsam bu heriften, beni de etki altına aldılar türünden laflara girsem, yok; beceremem. Anlar. Kaçın uzaylılar kaçın geliyorum! Kapatın ışıkları basın gidin. Havaya bir el ateş etti ve geri dönüp gitti. Sonra ben de başka taraftan tarlalardan bata çıka bir yola çıkayım dedim, yolumu kaybettim, sonra vardım şans eseri doğru tarafa, eve geldim perişan. Senin aptal projen yüzünden donup ölecektim. Suya düştüm, sucuk gibi ıslanıp tir tir titredim. Saatlerim gitti. El fenerim bozuldu. Karanlıkta kar yağarken ilerlemek nasıldı bilemezsin! Ağlayacaktım sinirden!” “Hemen pes etmemelisin!” “Ben bu işte yokum.” “O kadar çalıştık, prova yaptık.” “Kusura bakma ben yokum. Dün ölümden döndüm diyorum; geri zekalı!”
Birkaç gün daha geçti. Evin babası ve annesi yan komşuya misafirliğe gitmişti. Eve çok saygı duyulan, dini söylemleri ve inancı çok güçlü bir yaşlı kadın gelmişti. Sohbet edip çay içerken Mahmut kızının durumundan söz etti, kadın bu işe el atabileceğini, kızını alıp gelmesini söyledi. “İnatçıdır; gelmez.” “Biz hastanın ayağına gitmeliyiz” deyip ayaklandı.
Yaşlı kadın, anne ve baba genç kızın odasına girdi. Duvara yapıştırılmış irili ufaklı beyaz kağıtlarda garip şeyler çizilmiş, çok uzak evrenden, üstün, yüksel bilinçli varlıklardan gelen mesajların çizgisel dökümleri. “Ne bunlar? dedi yaşlı kadın, merhametli, yumuşak sesiyle. “Benle temastaki üstün varlıklar! Diye sert çıktı Songül, cadı gibiydi. Yaşlı kadın o başkaldıran, uyumsuz enerjiyi anında hissetti, aileyi kenara çekti, alçak sesle şöyle dedi; “bu kızın içine bir şeytan girmiş gibi duruyor; ama değil. Gayet farkında. Ona dokunacağım.” “Hacı anne yapma; radyasyon var bende diyor, dokunan kanser olur. Zorlamasak.” “Yemişim radyasyonu. Osuruktan başka şey saçamaz!” Songül’e yanaştı ve hiç çaktırmadan bir Osmanlı tokadı patlattı. “Hani nerde uzaylı varlıklar?!” “Yapmayın; delirdiniz? Anne, baba alın şu deli karıyı başımdan!” Bir tokat daha. “Düdük! Gelip seni kurtarsınlar; görelim! Seni düzenbaz!” Bir tokat daha. O akıl almaz şefkat ve insan sevgisiyle dolup taşan zarif ve ince kadın adeta vahşi bir aslan kesilmiş, genç kıza neler neler diyordu. Onu lafla da pataklıyordu. Çok geçmedi. Songül çok sert, aşılamaz bir kayayla karşılaştığını kavradı, dayaktan kurtulmak için her şeyi itiraf etmeyi düşünmeye başladı, direnci birden giderken; “sakın pes etme kızım, bu bunağı ezip geç, sadece dayan yeter!” “Git başımdan deli karı!” “Bak emerim dişlerim kaburgalarını su gibi içer püskürtüm şaşmış omurganı!” Karı koca şaşkınlıkla birbirine baktı, muhterem hacı anne ne diyordu, anlaşılmazdı, eskiden beri bildikleri ya da dizi ve filmlerdeki klasik cin çıkarma seanslarına hiç benzemiyordu. İlginçti, kızlarının korkuyla yalvaran bakışlarından hizaya geldiğini fark edip seviniyorlardı içlerinden.
“Yaklaş?” Kızgın sokak kedisi gibi tısladı: “Neden? Boşa uğraşma bu numaralar bana sökmez! Avucunu yalarsın! Manyak moruk! Git tedavi ol!” “Yaklaş dedim lafımı ikiletme çok kötüsü olur bak!” “Korkuyorum.” “Korkma kuzum; yaklaş! Kendini bana bırak. Dön arkanı.” Songül, usul usul yaklaştı ve arkasını döndü. Enseden ısırdı aniden, dalgın kuşa atılan kedi gibi atılmıştı. “Ya neden ısırdın?!” dedi acıyla ağlamaklı. Acıyan ensesini tutmuştu. “Ensene evrenin en güzel çiçeklerinin tohumlarını attım, bozuk kafalı! Lahanadan olan o iyilikten birazı var mı sende? Yoksa da ortaya çıkarmak için sabaha kadar vaktim var.” Songül, ağlıyordu acıdan. İşkencenin bitmesi için başladı gerçekleri anlatmaya. Yaşlı kadın başını salladı, “hah şöyle! anlaşacağız senle yavrucuğum.” “Beni yalnız bırakın lütfen hacı anne, Elinizi ayağınızı öpeyim.” “Öyle hemen değil. Düğün yemekleri yapılan kocaman tencereleri bilir misin sanayi tipi tencere derler?” “Bilirim efendim. Küçükken o tencerelerde pişen yemeklere bayılırdım düğünlerde.” “Torunum evleniyor. Üç o tip tencere kadar lahana dolması saracaksın.” Hiç sevmezdi o işi. “Düzgün saramam.” “Saracaksın malzemesi benden.” “Yapamam.” “Ensene evrene çok uzak yıldızlar gibi ışık gibi bambaşka çiçekler eksem sabaha kadar?” “Tamam tamam kabul. Sarma işini yaparım.”
JAMES BROWN 18
Sonra. Hava henüz kararmıştı. Zeynep Songül’ün evindeydi, odada kız kıza muhabbet ettikten sonra salondaki sobada bir süre ısındılar, içlerinde birlikte vakit geçirmenin ateşi sönmemişlerdi. Songül’ün aklına bir fikir geldi. Kapı önüne çıktılar. Hava çok soğuktu; ama tasaları silen, harekete geçiren bir soğuktu. Evin önündeki ahşap bir kulübe vardı ama duvarların üst kısımları açıktı, burası konserve ve yufka açmak gibi işler içini kullanılırdı. Eskimiş ahşap kokan tarihi kulübede çok zaman geçirmişlerdi. Orada ocak vardı. Tahta parçalarıyla ocağı yaktılar. Patates, havuç, soğan közlemek projesi andan tat almak için mükemmeldi, yemeğe başladıklarında azalan ya da coşkuya kapılan sohbet arada sessizlikle buluşuyor, dış sesler ve içlerindeki sessizliğe gömülüyordu pırıl pırıl zihinleri, huzura, keşfetmeyi umdukları veren şeylere. Bu şafaktaki kırlangıç sürüsü gibiydi. Acıtan soğuk, ateşin fısıltısı, uzaktan ya da yakından gelen, yankılanan evcil ya da yabani hayvan sesleri. Bir sihir içindeydiler nefes nefese olmaktan yan yana olmaktan. Zeynep’in içinden şöyle geçti: “her zaman birimizi bu kadar çok sevebilecek miyiz?” Üzüldü hayat koşullarının bunu mümkün kılmayacağını düşününce, sonsuza dek hatırlayacağım bunları. Kalbimsin!” Dostuna hayranlıkla, aşkla baktı. “Son durumlar nasıl evde?” dedi Zeynep, ama aslında “yediğin muhteşem dayaktan söz etsene?” demek istiyordu, bu ona çok komik geliyordu çünkü. Dostu gücenmesin kızmasın diye ses etmiyordu. “Her şey normale döndü. Kısa sürdü; ama müthiş bir kariyerdi.” Zeynep, kahkaha patlattı: “Kariyer ha? Harbi çok çılgınsın sen. Ben tek başıma; asla böyle şeyler düşünemem ve insanların karşısında oynayamam.” “Çare arayışı işte. Böyle şeyler denememe yol açtı. Kabul; fazla çılgındı. Belki de fazla hızlı gittim. Uçuk kaçık gittim. Süper eğlenceliydi. Beni ezenleri keriz ya da kara muşamba yerine koymak. Ama son hüsran ama. Ben bunu bir başarısızlık olarak değil; bir muazzam deneyim olarak görüyorum. Her neyse, başka ama çılgın olmayan bir yol bulmalı.” Acizliğini, acınasılığını nasıl da asil resmediyordu. Yine güldü Zeynep. “Bunu nesi komik! Bak gülme patatesi yersin kafana!” Songül, başka bir konuya daldı, kasabada yeni tanıştığı, çok sevdiği dostunun evine gitmişti, ev malikane gibiydi, aile çok zengindi, kapıya çok güzel, süslü olgun bir kadın bakmıştı. “Kimi aradın?” diye sordu, sanki hırsız bir hizmetçiye diyordu, ya da lağım kokan biri kapıya gelmişti sanki. “Ne?” dedi Songül, anlayamadı, Kadın jet gibi hızlı konuşuyordu. “Sağır mısın?!” dedi, “neden kapıyı çaldın ne var?!” Sanki çok aşağılık biriyle konuşur gibiydi. “Sakin olun lütfen. Eve haciz işlemi yaptırmak için gelmedim. Ya da içerdeki üç cesedi taşımak için de gelmedim.” “Uzun etme; kapımı neden çaldın, neden beni meşgul ediyorsun?!” Songül; “herhalde ruh hastası?” diye düşünüp ses etmeden gidecekti. Şaşkındı, bakakaldı. Kadın ise cevap hemen gelmediği için onu boğacakmış gibi iki elini açıp havaya kaldırdı. “Ya dur anne; neler oluyor?” dedi bir genç adam geldi içerden, çok güzel görünüyordu, mavi gözler, simsiyah saçlar, uzun boylu. At gibi biriydi. Songül, hemen etkilendi. “Anne, çekil şuradan. Ben hallederim.” Kadın çekilmedi. Genç adam onu tutup arkaya çekti gülerek. “Anne kim o?” dedi genç kız, içerden bağırdı. “Birini mi aradınız?” dedi genç adam. “Evet; Hande’yi soracaktım.” İçerden Hande koşarak geldi kapıya ve ona sarıldı. İçeri geçtiler. “Anne bu yeni arkadaşım Songül.” “A öyle mi, kızım neden kendini ifade etmedin. Madde bağılısı ya da dilenci sandım seni.” “İyi bir kadın” diye düşündü Songül.
Songül, eve sık sık gitmeye başladı ve Hande evde olmadığında abisi Sercan onu içeri davet ediyor, muhabbet ediyorlardı. Sercan kızları peşinden sürükleyen biriydi. Ama onlarla ilgilenmezdi, sürekli kitap okurdu, o güzel kızlar ona aptal gibi görünürdü. Öte yandan giyimine kuşamına dikkat etmeyen, saçları berbat görünen Songül vardı ve bu kız mizahla zeka saçıyordu, taklit yeteneğiyle. Ondan delice hoşlanmaya başlamıştı. Songül’ün fiziksel görüntüsü umurunda değildi. Onu çok ilginç, çekici buluyordu. Anne bunu fark edince bir seferinde şöyle dedi öfkesini gizlemeye çalışarak: “Oğlumdan uzak dursan iyi edersin.” Songül, buna çok içerlemişti. Ama Hande’yle irtibatı kesmemişti. Ama kadın Songül eve gelmesin diye öyle bir surat yapıyordu ki. Songül, pes etmedi. Kadın oğlunu güldüren genç kıza gıcık kapmaya başlamıştı, günün birinde Songül kadının taklidini yaptı, Hande ve Sercan gülmekten ölüyordu, mutfakta yemek yapan anne kulak misafiri oldu olanlara. Onu yolcu ederken; “buraya bir daha adımını atmasan iyi edersin, taklidimi iğrenç yaptın!” dedi. Aslında o da taklidi çok beğenmişti; ama oğlu Songül’le dostluk ötesi ciddi bir ilişkiye savrulmasın diye onu bilerek kırmıştı. Yıkılmıştı Songül; kadını kızgınlıkla ve beddualarla gömdü kalbine. Hande de arayıp sormuyordu, Sercan’dan da ses çıkmıyordu, sonra Sercan’ın yurt dışına üniversiteye gittiğini duydu, Hande de şehirden ayrılmıştı. Songül, kasabada onu gördü, karşıdan geliyordu; yolunu değiştirecekti nerdeyse. Kadın hemen yanaşıp; “ah güzel yavrum nasılsın?! Çok iyi gördüm seni. Müthiş taklitlere devam mı?” Güldü. Şaşırdı Songül. “Devam” dedi soğuk biçimde. “Hata yaptığımı sonradan fark ettim. Bir ara kırdım seni. Oğlanın aklı bir karış havadaydı seninle. Bir gençlik hatası yapmanızdan korktum. Seni hep sevdim; ailen olunca onları korumak istersin. Çok etkileyici biri olduğunu unutma sakın!” Kollarını açtı. Sarıldılar. O an Songül nefret ve beddualarla kalbine gömdüğü kadını oradan çıkardı ve gökyüzüne doğru fırlattı bütün gücüyle.
JAMES BROWN 19
“Biri vardı” dedi Songül “nişanlanacaktım nerdeyse.” “Kim; anlat, durumları nasıl?” “Felaket kötü. Lağım fareleri gibi sürünüyorlar ama muhteşem parıltıları var.” “Fakiri kapımın önüne koymam, kapımın önünden geçmesin, selam bile vermesin dersin, döndün mü?” Songül, hafif güldü. “Bu başka canım. Her şey iyiydi; ama olmadı. İstediklerimi yaparsa olacaktı. “Ailen mi bozdu işi?” “Onlara ne, bu benim kararım. Kurtulacaktım buralardan. Kamyon şoförü olacak, 25 yaşında. Ehliyet alması lazım. Bir bakışta beğeneceğin biri değil. İdare eder biri. Ama iyi biri. Adı Gitme.” “Duyduğum en ilginç isim. Gitme ha, soyadı da ‘Kal’ olsaydı, ‘Gitme Kal’ süper olurdu.” Uzun bir süre güldüler. “Yıllardır benim gibi birisini arıyormuş annesi.” “Hacı anneden ne haber?” dedi gülerek, “Isırırım dişlerim ensesini su gibi içer püskürtürüm omurgasını!” Songül, çocuk gibi güldü: “Hayatta son görmek isteyeceğim kişi Hacı Anne.” “Nasıl gidiyor el alıştırması?” “Vallahi annem çok hızlandığım söyledi. Lezzeti de iyiymiş. Yaz geline kadar ustalaşırım lahana sarma işinde.” Songül, komşusunun yardım istemesiyle uzak bir köye yardıma gitmişti, tarlada çok iş vardı, Gitme’yle iş sırasında tanışmıştı, Gitme kız kardeşiyle gelmişti yardıma. Çarçabuk kaynaştı cılız kızla Songül. Onun ezik yanını yanık bakan kara bakışını sevmişti, sessiz ve gayretli çalışmasını. Diğer kızlar kadınlar Songül’ün şaka ve esprilerini algılayamıyor ya da onu tımarhanelik tip olarak görüyordu, “aman bulaşmayalım”, ama cılız kız ve abisi gülüyor ve ona ortaklık ediyordu, sanki dost, çete olmuşlar gibi. Geçen günler sonunda dost olmuşlardı. Cılız kız Mesude, ne kadar zorlanırsa zorlansın iradeliydi, şaşmazdı iradesi, kaytarmaz, sapmaz, şaşırmaz ve sakince hedefini bitirmeye yönelirdi, pek de konuşmazdı, Songül ondaki bu ulu özelliklere hayran kalmıştı. Ayrıca Mesude ona iş konusunda rehber oluyor, arada ona bir iki laf diyor, gülümsüyordu, kıkır kıkır gülmeden edemiyordu, Songül ise onu neden güldüğünü bilemiyor; ama onun gülüşünden mutlu oluyordu, işe çok konsantre olmuş ve bu yüzden yüzü hiç gülmez Mesude’nin gülmesi büyüleyici geliyordu ona. Songül çok sevmişti onu, tozlu, yemyeşil mısır tarlasında mısır söküyorlardı ve birbirlerinden güç alıyorlardı arada ettikleri kısacık sohbetlerle. Kalın, boylarını kat kat aşan mısır sapları arasına gömülmüşlerdi. Ayıklanan mısırlar çuvallara atılıyordu. Bunlar pazarda satılacaktı ya da tüccara verilecek, başka şehirlerde satılacaktı, sahillerde ya da başka işletmelere. Mısır sapları arasında bazen birbirlerini kaybediyorlardı. Songül, onun ensesine vurup kaçıyor, saklanıyordu. Güneş yer yer kızgındı ve mısırların arasından onlara ulaşıyordu yer yer, çalışmak sıkıcı olabiliyordu, Mesude su alıp geldiğinde ilk Songül’e uzatmıştı bardağı “içer misin?” Diğerleri sormazdı. Mesude sarılası öpülesi bir kızdı ve diğerlerinden farkını hemen belli ediyordu, içi çok onaylamıştı onu. Çok zarif, etkili ve tatlı bir şey saçıyordu. “Sen fark etmiyorlar; ama çok güçlü bir ışık saçıyorsun!” demişti Songül ona. Mesude, bir paket çikolata ya da devasa bir buket çiçek almış gibi ya dünyayı ona vermişsin gibi duygulanıp sevinmişti. Benzersiz bir akım almıştı bu sözlerden. Kimse ona böyle sözler söylememişti. Hep o sözleri düşünüyor ve Songül’e göz atıyordu sempatiyle, çocuk gibi seviniyor, hep aynı şeyi düşünüyordu. Mesude, sessiz bir yumruk gibi bir kızdı, çalışkandı, herkes onu severdi, kimseyle yakın temasa, dostluğa girmez, gerektiği kadar konuşurdu. Ama Songül o tavrını yerle bir etmişti. Ona engel olmayı beceremiyor ve istemiyordu, ona kapılmak içinde baskıladığı genç kıza yol veriyordu adeta, o çılgına uymak, deli deli düşüncelerini ya da sıradan sözlerini dinlemek eğlenceliydi. Mesude, onu eve oturmaya ya da yemek yemeye davet etti günün birinde: “Annem çok güzel yemekler yapar.” Abisi de onu desteklemişti.
Tek katlı ev çok eskiydi, ahşap evin bir kısmı sonradan tuğladan yapılmış ve içi dışı sıvasızdı, döşeme yoktu yerde, eski püskü leş gibi kilimler serilmişti, duvardaki ocak kocaman ve simsiyahtı, olduğu yer, ev duman is kokuyordu. 55 yaşlarında bir kadın ocak yanına oturmuş katmer pişiriyordu saç üstünde. Ön iki dişi vardı sadece. Songül onu selamlayınca kadın kollarını açmıştı, sarıldılar. Konuk, sadece iki dişi kalmış yüzü buıruş buruş kadına bir efsaneye bakar gibi bakıyordu. Gülünç gözüküyordu kadın, çok da tatlı. Kadın gerçek yaşından fazla gösteriyordu, bir ayağı topladı fazla iş yapamadığından dert yandı, bir de nene vardı, 80 yaşında olmalı, o da genelde oturur, titrek biçimde bastonuyla kapıya zor giderdi,
İki arızalı, soğuk metal bakışlı kız vardı. Biri 20 diğeri 18 yaşında. Sürekli sigara içip izmaritleri de yere atıyorlardı, zihinlerinde doğuştan bir arıza olmadığı şeytan gibi Songül’ü gözden geçirdiklerinden belliydi, Songül korktu onlardan, “tam pataklamam gereken insanlar” diye düşündü, “hoş geldin demediler!” Hiç haz etmedi, durduk yere kavga çıkarmaktan hoşlanan kabadayı tiplere benziyorlardı. İş güç yaptıkları yoktu, çok sessizdiler, en çok kendi aralarında konuşuyorlardı; ama Songül çarçabuk onların kilidini açmayı başarıp onları güldürmüştü. Birinin ona sırıtmasından, diğerinin de mavi eteğine hayranlıkla baktığından ilham almış, onlara dostça sokulup bir şeyler anlatmaya başlamıştı. Songül’ün büyük umutları olmasa bile bir umudu vardı, bu eve gelin gelmek hiç cazip görünmemişti gözüne. Ama başta şöyle düşünmüştü: “Bahçıvan bir gülün bin dikenine katlanır.” Pek uzun sürmedi bu düşünce. O iki kız asi, tembel, buyurgan, hizmet bekleyen tipler, “görümcelerim lanet, kesin dövüş çıkar, döver atarım bunları evden. Ya hırsımı kocamdan çıkarırım artık.” Annenin topallığı acı verici, iş gücü çok sınırlı. Titrek ve hayalet gibi bakan ve hizmet bekleyen nene var, onun da desteğe yardıma ihtiyacı var. “Bu evin güçlü bir devrime dönüşüme ihtiyacı vardı, “belki hallederim başarırım ya da basar giderim en çok yıldığım anda” diye düşündü.
Sonra yine gitti eve Songül. Anne soğan kavurmuştu. Kuru soğanı zeytinyağıyla kavurmuştu. Hepsi bu. Ekmek, çay, baharat filan yok. Yemeye başladı ve tadını çok beğendi. Çay neden yok, iki deli bakışlı kızın elinde çay bardakları var, neden bana getirmediler? Sonra çayın bittiğini anladı.
Bir daha gitti o eve. Bu kez patates haşlaması vardı yemekte. Evin bahçe yapılacak alanı var; ama uğraşan yok. Öyle ya da böyle güçlü bir hayat sevinci, hayatta kalma içgüdüsü çok güçlüydü bu evde. İçindekilerden her şeyden hissediliyordu. Perişandılar; ama güç vardı, ağlayıp sızlamıyorlardı. Gülmeleri güçlü ve parlaktı. Neşeye gelince iyisinden veriyorlardı karşı tarafa. Makara yapmasını iyi biliyorlardı. Sefaletlerini görmezden geliyorlar, buna hiç takılmayıp birbirlerine güç veriyorlardı. Annelerinde dini söylemler, sıkıntıya sabırla inançla katlanmak gibi bakış açıları güçlüydü ama diğerleri uçuktu bu konuda. Songül, eve yiyecek bir şeyler getirmeye başladı. Patates domates gibi. Yazlık sebzeler işte. Gitme şöyle diyordu: “Koşullar gözüne hoş görünmeyebilir ama geçici. Ehliyet alınca işe başlayacağım. Uluslar arası tır şoförü olacağım. Engeller zorluklar aşılır yeter ki insan azimli olsun.” Songül bu sözlere destekleyen bir gülümsemeyle yanıt verdi: “Dilerim.” Tuhaf iki kız kardeşi sürekli içmekten o hale gelmiş. Biyonik insan gibi olmuşlardı. Aslında normaldiler. İçmeyi bırakmışlar. Gerçeklere uyum sürecinde zorlanıyorlarmış. En basit zorlanmada içmek istiyorlarmış. Songül hepsini ayrı ayrı sevip bağrına basmıştı, sonsuza dek bu evde yaşasam ve ne çekiyorlarsa ben de onlarla çeksem, ne savaş veriyorlarsa ben de onlarla savaşsam, ne kaybediyorlarsa ben de onlarla kaybetsem diye düşüncelere, bir iyiliğe savrulmuştu. Ama olacak şey değildi bu. Onu bir yönü, kendi hayatı, idealleri vardı. Songül “o eve bir daha gitmesem iyi olacak” diye düşünmüştü; ama oradakilerle her biriyle güzel bir bağlantı kurmuştu, Gitme’yle de bir şey olacağı yoktu, çünkü kaybeden bir takımda, küme düşen bir takımda kim olmak ister. Birçok kız abartacak olursak Nba (enbiey,) gibi bir aileye gelin gitmek ister. En basit ve sıradan olana da razıdır acı çektirmeyeceklerse. Başta cazip görünen Gitme’yi yuva kurma işi olacak gibi görünmemeye başladı, onu ustalıkla avutup; “Kamyon ya da tır şoförü kocayı bekleyememen evde kuş gibi” diyordu, “Sıkılırım, kafayı yerim.” Makaraya vurmuştu işi. “Görümcelerin sana yardımcı olur, yalnızlık hissetmezsin.” “Onların kafasının etini yerim; daralırlar. Birlikte alem yapmaya kalkarsak biteriz.” Güldü Gitme: “Sırt sırta verirsiniz bence. Birlikten güç doğar, seni çok seviyorlar.” “Seviyorlar biliyorum; ama bu eve gelin gelsem evi çekip çeviren olacağım, sevmek başka, iş yapmak başka. Nene sabahın köründe uyanıyor, ona kahvaltı veren yokmuş, bir kuru ekmek alabiliyorsa yermiş namaz kılarmış. Hani nerde ona sıcak çay ya da süt peynir filan verecek olan. Görümcelerim dana gibi uyuyormuş öğlene kadar. Olmaz böyle! Ben öğlene kadar hiç uyumam, hadi gelin evin arkasını güzel bir bahçe yapalım desem çalışırlar mı, kaytarırlar, ve tepem atar, canlarına ot tıkarım! Sen uzaklarda bir tır sürersin; ama seni arar gaza getirirler, evde terör estiriyor derler, gelirsin tartışmaya başlarız, ne bağırıyorsun büyütme dersin, kız kardeşlerine arka çıkarsın; burasını Nazi çalışma kampına çevirmene lüzum yok, biraz sakin ol dersin. Ama o zaman ayaklarına sıkarım bak! Ya da elime ne geçirirsem kafana atarım.” “Öğretirsin yumuşak biçimde.” “Ben bunlara disiplini öğretene kadar anam ağlar. Dayanamaz dalarım parçalarım! Ne zaman, bir şey derim güzelce; kötü kötü konuşurlar ya da dalgaya başlarlar; kesin kaplan gibi dalar parçalarım.”
İlişkileri sağlam, sonsuz bir dostluğa kaymaya başlamıştı. Yaşama bakışları, fikir ayrılıkları vardı. Sonra Gitme tarlada yardım eden kızların en güzeli; ama en ot, en ürkek olanıyla ilgili şeyler anlatmaya başladı, Songül’e onunla ilgili ya da başka şeylerle ilgili kalbini içini açıyor, Songül de zekasıyla ona bir şeyler söylüyor, akıl ve fikir verip onun zihnini içini açıyordu, şakalarla, ona kız tavlama taktikleri veriyordu, aralarındaki şey güzel, eğlenceli ve sarsılmaz bir kankalığa dönmüştü.
O sıkıntıyla büyülü evdeydi yine Songül. Efsane içtenliği ve gülümsemesiyle evin annesi onu bu kez daha sıcak karşıladı, “canım kızım! Sen bizden oldun, bizle kal gitme hiçbir yere” diyordu ona şakayla. “Senin için neler neler yaptım!” diyordu, kıymalı patates, pilav pişirmişti, yoğurt, salata, katmer vardı. Çok mutluydu, Songül onu ilk kez böyle mutlu görüyordu. Ona ve diğerlerine ufak tefek hediyeler almıştı. Çorap, toka, bisküvi gibi şeyler… köy köy gezen seyyar satıcıdan almıştı. Çaydanlık, leğen, yumurta tavası. Diğer kızlar kadınlar da para katmıştı. Kadın dünyayı satın almış gibi sevindi, sevinçten ağladı. Ona kimsenin böyle hediyeler getirmediğini söyledi. O sürekli sigara içen iki kız da çok sevinmişti, “sen bizim kardeşimizin artık! Sensiz olamayız” diyorlardı, birkaç gündür evde iş yapmaya başlamışlar. Hastaneye gideceklermiş kontrole, içkiyi bırakmak için bir süre yatmışlar hastanede, kurtulacaklarmış, faydalı işler yapacaklarmış. Yanlış arkadaşlara uymuşlar yoldan çıkmışlar. “Bunlar da kendilerini bir kurtarsa” diye söyledi anneleri, “Evlilik bir kızın ya hayatını karartır ya da aydınlatır. Çok dua ediyorum akılı uslu olsunlar ve namuslu düzgün adamların eline düşsünler.” Tabi kızlar evlenmeyi düşünmüyor: “Ne evlenmesi, çalışacağız!” Diyorlar. Diyorlar ama buralarda bu evde neler çektiklerini tek kendileri bilirdi, düşünüp dururlardı, kaderim geleceğim ne olacak, tarlalarda çalışarak iyi bir gelecek sahibi olmayacağım, şehre gitsem, gitsek… Cesaretleri yok. Anne izin vermez. Gittik diyelim iş bulabilecek miyim, görücü usulü evlendim diyelim, nasıl bir adamla yuva kuracağım. Beni boyunduruk altına alır kesin, başlarda cici gözükür, çalışmaz etmezse, dayakçı biriyse. Endişeleri yıllar içinde geçerken pıırl pırıl gençlik enerjileri, heyecan ve kaprisleri ve şımarıklıkları işe boğulmak istenir. Diyelim ki sevdikleriyle evlendiler, adam sonradan yan çizerse…ne olacak? Adam çalışmayı sevmeyen biriyse evin yükünü çekmek zorunda kalırsın ya da boşanırsın, çocuklar vardır dört beş tane, onlara bakacağım derken ömrün çürür. Bakış açıları şöyle der kimi zaman: Ya ben önce bu cehennem evden çıkayım da. Kazandığım para eve gidiyor masraflara. Ayrı eve çıksam para biriktiririm. Önce bu cehennemi terk etmeliyim. Gerisi kolaydır. Şehirde çalışana iş çok. Üstelik tarım işçiliği kadar zor olmayan ne çok iş vardır. Ama kendileri de bu düşüncelere inanacak kadar cesur değillerdir. Kasabada tanıştığı sağlam görünen dul bir kadınla, evinde takıla takıla içmeye başlamışlar, alkolik olmuşlardı. O atılım yapmakla ilgili fikirleri de dul kadından alıyorlardı, sonra kadının bir erkek dostu kız kardeşlere sulanıp taciz etmeye kalktı evde, ikisi içkili adamı pata küte dövdü, ev sahibi kadın adamı kurtarmak istedi, o da dayaktan payına düşeni aldı, kızlar çok kızgındı. O kadınla irtibatı kestiler bu olayla.
Ateş sönmek üzereydi, Songül içinde kalan patates ve diğer sebzeleri tabağa koydu, içeri gidecekti, durdu, tabağı ters duran eski tenekenin üstüne koydu, sigara yaktı. Sigarası bitene kadar konuştu. Sonra birbirlerine sarıldılar. Zeynep oradan cennetten çıkar gibi mutlu ayrıldı, karanlık yolda soğuk akşamda adımları hızlıydı.
