"En iyi edebiyat, okuyucunun 'Bunu ben de yazabilirdim!' diye düşündüğü, ama asla yazamadığı edebiyattır." - Oscar Wilde"

Kaçiş; James Brown 5

Annesinin korumacı tutumuna karşı çıkan Zeynep, tipik bir genç kız isyanı yaşıyor. Annesi onu hayatın zorluklarından korumak isterken, Zeynep kendi hayatını kurmak için sabırsızlanıyor. Anne, kızının baş kaldırışlarına içten içe gülümserken, Zeynep geleceğini merak ediyor. Bu, kuşaklar arası çatışmanın ve büyüme sancılarının samimi bir portresi.

yazı resim

5

Annesi Zeynep’i ayının yavrusunu koruduğu gibi korumaya çalışırken Zeynep birçok genç kız gibi itiraz eder buna, baş kaldırır. Annesinin onu yetiştirirken duyduğu korkularının gereksiz olduğunu düşünüp söylenirdi, bazen tatlı biçimde, bazen ise annesini kırbaçlar gibi sertlikte. Anne ise içinden güler, çocukça bir mutluluk hissederdi. Yoğun olarak kontrol altında tutmak için baskıya, uyarıya, söyleme, öğüde rağmen kızı asla isyan etmez, sesini güçlü biçimde yükseltmezdi, eh tabi Zeynep geçimi kolay, olumlu bir kızdı; ama avantajlı konumda değildi. (yaşı ufak) Sabrediyordu o konuma gelebilmek için, dişini sıkıyordu. Kendi olabilmek, kendi hayatını kurabilmek isterdi. Ne kadarı mümkün olacaktı? Kimin, kimlerin eline düşecekti? Annesi iki de bir hayatın zorluğundan, acılarla dolu hayatından, mücadeleyle geçen yaralı anılarından, genç kızlığının trajik olaylarından, yokluklarından dem vurur, ona moral verip güçlendireceğine hep kötü şeylerden, olaylardan söz ederdi, biri kendini asmış, biri kendini vurmuş, bir kız orospu olmuş, birini sevmiş bir kız, onun yüzünden hapse girmiş, esrar taşımış onun için. 13 yaşında kızın biri sevgilisiyle cinsel ilişkiye girmiş, hamile kalmış, hastaneye kaldırılınca hamile olduğu ortaya çıkmış. Çocuk kimden deyince söylememiş; ama sonra adını vermiş. Adamı hapse atmışlar. Bebeği de devlet korumasına almışlar kızı da. Sakin saf hayatı alt üst olmuş kızın. Ailesi reddetmiş kızı.

Güler; “içimi kararttın anne, başka şeyler konuşamaz mıyız? Canını yediğim!” derdi kibarca, annesini öperdi, annesi gülerdi. Bu çok tatlı, narin, uysal ve ateş gibi canlı mükemmel varlığın onu sevmesi çok mutlu ederdi onu. Kadın saçmaladığını düşünür; ama belirtmezdi. Bu kız benden akıllı olacak, benim gibi ezilmeyecek ezdirmeyecek kendini… işsiz güçsüz olup birilerinin kollarına atılıp kendini mahvetmeyecek…

Zeynep odasının camını açtı. Normalde erken uyanırdı; ama dün gece uyku tutmamış, balkonda çay içip hayaller kurmuş, sonra
televizyonda bir filme takılmıştı.
Tek katlı, yıpranmış sıvasız evin penceresinden çevreyi seyretti.
Kahvaltı yaptıktan sonra bir yumurta kırdı, peynir, zeytin, bal ve çay muhteşemdi. Sonra bir bardak çay alıp balkona çıktı.

Burayı severdi ama köy hayatı bir noktadan sonra can sıkıcı olur, kış boyu evlere tıkılı kalırdı insanlar. Yalnız, izin koparabilirse o da milyonda bir, kimi kız arkadaşlarında kalmasına izin verirdi annesi.

Ama annesi bir düğüne ya da cenazeye gitmek istediğinde Zeynep’i da götürmek ister. “Ya anne orada ne işim var benim?” derdi annesinin kırıldığını anlayınca; “tamam tamam gideriz” derdi. Süslenip püslenip şıngırdak oynasın, “insanlar beni, giyimimi saçımı başımı görsün beğensin’ tarzında biri değildi Zeynep. Zaten buraların düğünleri de epey tantanalı olurdu. O giderse sessiz bir köşede suskun bir gül gibi takılırdı. Cenaze evinde ise çok işe yarardı ve iş yaptığında annesi onunla gurur duyardı, yemek verilecek, yemek yapılacak, bir sürü gelen giden olur… çocuklar şamarlanacak. Ya da hizayla getirilecek bir şekilde. Konuklara çay verilecek, seccade.
“Köyün derdi bitmez” derdi annesi. Onun için en rahat, kolay yaşamı hayal ederdi. bir akrabasının sığır çiftliğinde çalışırdı, burada yüz sığır vardı ve birkaç çalışan daha vardı, iş bitmezdi; ama zorluğa alıştığı için bu ona çocuk oyuncağı gibi kolay gelirdi. Zaten hayvanlarla içli dışlıydı çocukluktan beri. Büyüdüğü evden hayvan eksik olmazdı. Ahırda ya sığır ya koyu, keçi, tavuklar köpekler gibi..
Zeynep’in babası on sığıra bakardı, bir tarlası vardı, oraya buğday eklerdi, tek hayvan bakarak parayı bulamazdı ve inşaat işleri yapardı, ahır mesela, çatı işi. Tadilat. Tarlada bahçede yapılacak her türlü iş. Bu işlerden anlardı. O işe gittiğinde ise ahırdaki hayvanlara evdekiler bakmak zorundaydı. Zeynep’in abisi iyi bir işe girmek için çok uğraşmıştı. Çeşitli işlere girip çıkardı, kasabada birçok iş yaptı, bir ara babasıyla inşaat işi yaptı, sonra şehir dışına çıktı, kış ayında inşaat sezonu bitince köye döndü, büyük şehirde umduğunu bulamamıştı, oranın şartları onu çok zorlamış, dinden imandan çıkarmış, çok çabuk pes etmişti. Köyündeki sadelik, o sıcak ekmek kokusu, is duman ateş kokusu. Annesinin yemekleri, gürül gürül yanan soba yanında uyumak… basit köy işleri yapmak, hayvanları sağmak ya da otlatmak ya da onlara ot saman vermek gibi işler “ulan hayatta bundan güzel iş yokmuş, o şehir cehenneminden hemen çıkmalıyım” demiş birkaç ay dayanıp parasını alıp köyüne dönmüştü.
“Nasıl; iyi geldi mi?” demişti bir dostu.
“Düzülmekten beter oldum kardeşim,
Buranın değerini anlamak için üst düzey zorluklarla dopdolu bir deneyimdi. Köpek kulübesi gibi kırsal bir yerdeydim, villa yapıyorduk zenginlere, yemek yok, insan yok, sobayı yak, çamaşır yıka, yemek için patates soy, sürekli patates kızartması ye, vakti kaldığında oda arkadaşlarında tekmeli yumruklu kavga et, ya da küfürleş, herkes her an öfke dolu, içiyordu bazıları, bazıları içmeye çok karşıydı, sabah onlar hiçbir şey olmamış gibi uyanırlar, ertesi gece yine bir kavga çıkar. Villa yapıyorduk güya, aslında birbirimizi yiyorduk. Hır gür eksik olmuyordu iş yaparken de. Patron gelip iş niye bitmedi deyip küfür yağdırıp gidiyordu.”
“Tam bir vahşiydiler demek.”
Aynen. Ama yokluktan, ailelerini özlemekten, birbirini çok görmekten bezmekten, sokak köpekleri gibiydiler, bir barış içindeler can ciğer, bir bakmışsın adeta çete olup park etmiş aracın tamponun parçalayan köpekler misali.
sonra birbirlerine saldırıyorlar mantıksız biçimde. Ben başta bazısına öğüt verip sakinleştirmek istedim, ‘kız mısın, kıza bak kıza’ deyip’ benle dalga geçtiler. Ama günün birinde daldım bunlara. İkisi çullandı üstüme. Fena dayak yedim; ama diş, kol ya da başka bir yerlerim kırılmasın diye dikkat ediyorlardı, ezik çürük çoktu. Olay bitiyordu. Olanları birkaç

KİTAP İZLERİ

Ezbere Yaşayanlar: Vazgeçemediğimiz Alışkanlıklarımızın Kökenleri

Emrah Safa Gürkan

"Ezbere Yaşayanlar": Modern Bireyin Konforlu Yanılgılarına Zihinsel Bir Baskın Emrah Safa Gürkan'ın kaleminden, "biricik" olduğumuz yanılgısına neşter vuran, disiplinler arası bir entelektüel serüven. Herkesin kendini
İncelemeyi Oku

Yorumlar

Başa Dön