Not: Metni yapay zeka şöyle analiz etmiştir: Batı’nın kozmik tekinsizliği (Lovecraft) ve sürükleyici atmosfer anlatıcılığı (King) ile doğup, Türkiye’de Latife Tekin’in öncülük ettiği o yerel, büyüleyici ve sınırları zorlayan edebi damarla organik bir bağ kuruyor. Tam anlamıyla özgün bir kara anlatı (noir/horor) sentezi.
7
Zeynep, eve varan toprak yolda ilerledi, onu ilk karşılayan erkek çoban köpeğiydi, başta havladı; ama konuğu tanıyınca kuyruk sallayıp neşeyle yaklaştı. Çok büyüktü salık köpek. Kafası simsiyahtı, yabancı biri karanlık çöktüğünde onunla burada karşılaşsa korkudan ölürdü. Evin önü büyük incir ağaçlarıyla doluydu. Tek katlı eski evin uzak sağ tarafında çitlerle çevrilmiş alanda altı yavru inek otluyordu, beş tane de buzağı vardı. Pasaklı sarı kedi güneş alan yerde, evin terasına çıkan merdivenlerinde uyuyordu. Zeynep havada şakır şakır ya da çat çat çat sesi çıkararak oynayan iki beyaz güvercini görünce içi açıldı. Zeynep Songül’e seslendi. Yanıt gelmedi, mutfağın penceresi açık, tül ve perde açılmıştı biraz. Yine seslendi, yanıt yoktu, evin arkasına doğru gitti. Kuş kümesinin yanında olmalıydı. Evin arkasına geldi. Songül epey ilerde bahçenin sonunda, kümesin yanındaydı, incir ağacının altında. Zeynep ona el salladı. Seslendi. Songül, elini sallayarak karşılık verdi. Zeynep, üç dönümlük sebze bahçesinin yanındaki patikadan ona doğru ilerliyordu. Bahçe sıra sıra ekili domatesler, salatalıklar, biberler, patlıcanlar, mısır, mısırlara dolanan yeşil fasulye, marul, yeşil soğan. Bahçenin sonunda altı sığır otluyordu otlakta, üç tanesi dereye, ağaçların arasından su içmeye gitmişti. Geçmiş yıllardı, en güzelleri ve derenin orada kenarda oturup gölgede ne çok sohbet etmişlerdi. Orası şiir gibi bir yerdi. Berrak ve yavaş akan derenin şırıltısı, kavak ağaçlarının gölgesi huzur ve dinginlik verirdi insana, orada saatler geçirmişlerdi, sığırları sulamaya indiklerinde ya da oturup çay içip piknik yaparlardı, bir de salıncak kurmuşlardı. Orada düşler alemine açılan kapı gibiydi. Orada çok mutlu olurlardı. Yaz akşamları, geceleri burada ateş yakarlardı, közde mısır pişirirlerdi. Eve yakındı, köpek de olurdu yanlarında, korkacak hiçbir şey yoktu. Ve ay ışığı geldiğinde, böcekler, kuşlar ötmeye başladığında siyah çekirdek ya da kabak çekirdeği yerken burası onlar için apayrı bir gezegen gibiydi, burada delirebilirler, burada çılgınca hareket edebilirler, suda oynayıp şakalaşabilirler, hayal kurup yaşamın sertliğiyle, acımasız tavrıyla dalga geçebilirlerdi, birilerini en yerden yere vurur biçimde eleştirebilirlerdi, yaşlı morukları taklit ederlerdi mesela, karışan yok, kızan yok, ayıplayan yok, burada tamamen kendileri olabilirlerdi eski sofra benzinden bir örtü üstlerine çekerler üşüdüklerinde, altlarında eski bir kilim olur, birbirlerine sokulurlar, birbirlerini korkutmaya çalışırlar, “bir şey geliyor, bir acayip ses duydum.” Yaz günleri kavurucu sıcak geçer ve serinlik çöker hava kararınca, esinti başlardı. Yanlarında getirdikleri domates, biber, salatalık, peynir, zeytin, onları yerlerdi. Dünyanın diğer kısmı yoktu onlar için o anlar ve coşup şakalaşıp konuşup gülerlerdi. Akılları başlarına gelince “bizi merak ederler, gidelim” derdi biri. Oradan ayrılırlardı üzülerek. Gündüz buraya geldiklerinde bazen ise kız kıza takılmak içindir, bir şeylerden, dertlerden, baskıdan kaçmak içindir. Ama hep neşe olmazdı, bazen biri ağlardı, ya da biri evde dayak yemiş olurdu; küfür, zoruna giden bir şey olmuştur, onu anlatır sakinleşene dek. İş güç sırasında kafa kafaya verip kaçamak yaparlardı burada, biri ağlarsa öteki sadece dinler, sonra ona sarılırdı. Ama az sonra kötü her şey hemen unutulurdu, kötülük yapan ya da huzursuzluk veren gerçek dünyayı toz pembe, rüya gibi görmeye başlarlardı yine. Orada kurdukları dünya; dışarıdaki kötüler, olumsuz her şey çocukça saflığın, yaşama sevincinin ve bunları ölümüne destekleyen akıl almaz beyaz bir neşenin içinde eriyip giderdi. İçleri yağmurla yıkanmış gibi hafif hissederek eve dönerlerdi, el ele tutuşurlar ya da biri birinin boynuna dolardı bir elini. Orada içeri ışıldarlar ve tekrar orada baş başa kalmak için sabırsızlanırlardı.
Ağaçlar hakkında konuşurlar, yıldızlar, evren, akılarına ne gerekirse, bazen saçma sapan. Bir coşkuya, kahkahaya mutlaka varırdı o muhabbet. Burada dere kenarında çimene ya da iri taşın oturup dereyi, akışını, içindeki taşlar, kıyılardaki otları, karşı kıyıdaki ağaçları, ağaçlar arasından sızan güneş ışınlarını seyretmek alıp götürürdü onları. “Dur” der biri, seni seyredeceğim, rüzgarda kızın saçları uçuşur, aralarında güneş ışınları sızar, kıpırdama, şimdi seni resmedeceğim, aptal kırmızı boya nereye gitti,” ressam rolü oynardı, onlar durmadan oyun icat ederdi. Biri birinin saçını düzeltir, aniden yanaktan ısırır, kaçardı, öteki onu kovalardı “çok acıttı!; seni bir elime geçirirsem!” diyerek. Akşamdır, “bak” der “şu yıldıza” parmağıyla işaret eder, ilerde orada bir evim olacak.” Dereden yosun alıp yüz maskesi yaparlardı, dere çamuru da kullanırlardı, derede yakaladıkları yavru kurbağaları yarıştırırlardı, kurbağa yoksa bok böcekleri olurdu. Minik bir yol yapalardı onlara yarış için, önlerine engeller koyarlardı. Burada birbirlerini gaza getirip eğlendirip bağırlarına basarlardı. Eski saçlardan iki kişilik derme çatma kulübe yapmışlardı. İçinde evcilik oynarlardı. Bir bahar günü fırtına başlamıştı ve derme çatma kulübe içinde yağmur sisini izlemişlerdi. Kuşlar gün aydınlığından beri uçuyor, kabus gördüm, rüyada kümese kedi giriyordu, uyanıp soluğu kümesin yanında aldım, kapıyı açtım, fırlayıp havalandı ikisi. İnecekleri yok.