..E-posta: Şifre:
İzEdebiyat'a Üye Ol
Sıkça Sorulanlar
Şifrenizi mi unuttunuz?..
"Küle değil, ateşe üflemelidir." -Divanü Lügat-it Türk, Savlar
şiir
öykü
roman
deneme
eleştiri
inceleme
bilimsel
yazarlar
Anasayfa
Son Eklenenler
Forumlar
Üyelik
Yazar Katılımı
Yazar Kütüphaneleri



Şu Anda Ne Yazıyorsunuz?
İnternet ve Yazarlık
Yazarlık Kaynakları
Yazma Süreci
İlk Roman
Kitap Yayınlatmak
Yeni Bir Dünya Düşlemek
Niçin Yazıyorum?
Yazarlar Hakkında Her Şey
Ben Bir Yazarım!
Şu An Ne Okuyorsunuz?
Tüm başlıklar  


 


 

 




Arama Motoru

İzEdebiyat > Öykü > Modern > Hulki Can




8 Aralık 2009
Soytarı Zaman  
Lou'ya ve Büyük Öğretmene

Hulki Can


Cumartesi akşamları aile için önemli bir gündü. O gün sinema makinesi ve ayaklı perde büyük bir törenle kurulur, aygıt özenle yağlanır, çaylar, kakaolar, elmalı pastalar, pandispanyalar hazırlanır, bebekliğimizle ilgili veya gezilerde çekilmiş siyah beyaz filmler ve çizgi filmler seyrederdik.


:AHFF:
"Bir aslan miyav dedi
Minik fare kükredi
Fareden korktu kedi
Kedi pır uçuverdi"

Birden yerimden kalkıp yağan karı seyretmek üzere cama doğru yürüdüm. Karlar
Kraliçesi'nin orduları, büyük beyaz arılar ışıklı tüller görümünde titreşiyor,
pencerede vızıldıyordu. Karşımda çok karmaşık, rengin bir uzam vardı. Buzdan
yapırganların birbirine benzemeyen bakışımlı şekilleri beni deli ediyordu. Çok
gereksiz ayrıntı vardı ve çocuk kafamla Keşifler ve İcatlar Ansiklopedisi'ni okuyup
düşünmek beni yoruyordu.

İşte böyle estek köstek düşünceden düşünceye gidip gelirken yağan karın altında
onu gördüm. Dımdızlak, aylak soğuğa hiç aldırmadan dikiliyor, hatta kendince bir
ezgi mırıldanır gibi de bir hali vardı. Bir giyim balosu ya da maskeli balodan
kaçmışcasına başında püsküllü kırmızı bir ışkırlak, üzerinde yanar döner morlu
yeşilli bir soytarı elbisesi, elinde düdüğe benzer delikli bir boru vardı:
"Deminden beri kapıyı çalıyordum, neden açmadın?" Pencereyi açıp aşağı sarktım.
"Kim o? Bizim kapıyı mı çalıyordunuz? Hiç ses duymadım."
"Kapıyı açmak için ses gerekmez. Zaten bir yerde bir kapı varsa ardında mutlaka
burnu havada biri vardır."

Elimle gir diye işaret ettim. O ise bileziklerini ve eteğindeki pulları çıngıldatarak
çık diye işaret etti. Ben "gir" diyordum, o "çık" diyordu inatla. "Hey" desem
herhalde "yeh" derdi. Ne yapsam tam tersini yapacağından emindim. Yoksa bir düş
mü görüyordum? Böyle saçmalıklar ancak düşlerde olur da. Aşağı indim, bahçe
kapısını açtım. Yer cücesi gibi bir şeydi. "Adım Zinnur, ama sen bana Zi de zürafa"
dedi, zıpladı içeri girdi.

Bana zürafa demesine içerlemiştim, ama belli etmedim. Soytarı bir sıçrayışta
Tolstoy, Dostoyevski, Cronin, Balzac, Hugo romanları ve çeşitli yerli yabancı
ansiklopedilerle dolu kitaplığı geçip mutfağın yanındaki sandık odasına yerleşti.
Sonra kalkıp lambalı radyonun karşısına kuruldu. Oynak bir hava buldu... Bu
görkemli radyonun düğmesi çevrildiğinde tüm yeryüzü kentleri ışıl ışıl yanar, bir
iki dakika ısınması beklenir, ses ondan sonra işitilirdi. Kimse farkına varmazdı ama
soytarı parazite benzer cırt pırt sesler çıkartır, babam da yerinden kalkıp radyoya
bir iki şaplak atardı.

Evlerde televizyon söyle dursun, ne çamaşır, ne bulaşık makinesi, ne de
buzdolabının olmadığı yıllardı. Buzdolabı yerine tel dolap vardı. İçme suyu küpte
soğutulurdu. Havagazı ocağında su kaynar, bulaşık arap sabunuyla elde yıkanırdı.
Çamaşır leğende. Isıtmaç yoktu. Kömür ve gaz sobası vardı. Elektrikli
battaniyeler, çıtkırıldım telli sobalar hiç ısıtmazdı. Herkesin bir de ayak ucuna
koyduğu plastik sıcak su yastığı vardı. Yataklar kışın çivi gibi olurdu. Banyodaki
bakır termosifon odunla ısıtılırdı. Küvet diye bir şey yoktu. Kurna ve hamam tası
vardı.

Sabahları uyandığımızda "Günaydın Zi, nasılsın bakalım?" derdik. O ağzı
kulaklarında: "Daha belli değil çocunlar, daha belli değil" diye yanıtlardı. Çok bilmiş
ablam "Çocun değil çocuk" diye hep düzeltirdi, ama o inadına "çocun" demeyi
sürdürürdü. Soytarı dul, tıknaz bir pomak güzeliydi, yanak ve çenesinde sakalı
çıktığından iki günde bir traş olurdu.

Ne bizim, ne soytarının, eni konu kimsenin, ne ulusal gelir, ne döviz kurları, ne
derin devlet, ne Hristiyan Gagavuz Türkleri, ne Musevi Karay Türkleri, ne
Dönmeler, ne de lobi derneklerinden haberi yoktu. En büyük eğlencemiz bu
soytarı ve doğum günlerimizde alınan "Nekur-Nekır" oyuncaklarıydı.

"Bakın", derdi kalın siyah kaşlarını kaldırıp, iri gözlerini devirerek, "Ne kuracaksınız,
ne kıracaksınız, ona göre." Ama oyuncaklar kurulur ve kırılırdı. Zi de küplere
binerdi. Cilalanmış parkelerin üzerinde hırkayla kaydırak yaptığımdan evdeki vazo,
biblo gibi cam eşyaları da nedense hep ben kırardım. Annem bu kırıkları ojeyle
yapıştırırdı. Ama Zi sonunda dayanamadı:
"Ya Zürafa sen ne sakar bir çocunsun! Sana tekerli patin takayım da sağa sola çarpıp
durma. Olur mu?" dedi. Bu düşünce çok hoşuma gitmişti.
"Olur. Ama nasıl yapacaksın?"
Zi eliyle dudaklarını oynatıp "ooo" diyerek oda boşluğuna iki çember çizer gibi
yaptı, sonra sedirin yastıkları altına gizlediği torbadan bir çift pırıl pırıl paten
çıkardı.
"Aaa nerden buldun bunları?"
"Mister Borolar vermişti".
Soytarı patenleri ayağıma göre dikkatle ayarladı, çıt diye taktı.
"Ama bunlar teker değil ki, paten !" ablam bağırıyordu.
"İşte, artık sen Tekerlekli Zürafasın" dedi Zi ona alırmadan. Sevinçten uçuyordum.
Hemen balkona çıkıp patenleri denemeye başlamıştım bile. Tüm bu olan biteni
faltaşı gözlerle izleyen ablam "Peki bana yok mu?" diye soytarının koluna asılmış
heyecanla tepişiyordu. Soytarı, onun masmavi gözlerine, altın sarısı ıtırnak
saçlarına, pürçeklerine, mini eteğine baktı, sonra yine yastıkların arasından bir çift
daha paten çıkarıp çok yavaş bir sesle:
"Bunlar da senin. Sen de Tekerlekli Sıçan olacaksın" dedi. Üçümüz öyle bir kahkaha
attık ki kulakları ağır işiten nenem bile odasından kafasını uzatıp alık alık bakındı...

Yılbaşlarında mutlaka çam ağacı süslenir, Noel Baba'nın gelmesi coşkuyla
beklenirdi. Masal ve öykü kitaplarımızı toplamak, sarkaçlı duvar saatini kurmak,
müzik dolabı ve plakların tozunu almak, yemek malzemelerini sağlamak, doğum
günlerinde evi süsleme işi soytarınındı. 1955 sonbaharına doğru 6-7 Eylül olayları
oldu. Beyoğlu, Nişantaş ve Osmanbey’deki Rum, Musevi ve Ermenilere ait
mağazalar yağmalandı. Hiç kimse bu gelişmelerden hoşnut kalmadı. Soytarının da
güleç yüzü asılıyor "Daha belli değil, bu gidişle de hiç bir zaman belli olmayacak"
diye kendi kendine söyleniyordu.

Soytarı ne bana, ne ablama bir gün bile çıkışmamış, bizi azarlamamıştı. Yalnız bir
gün elinde babamın fötr şapkası olduğu halde,
"Zürafa, babacığın nerede?" demişti; ben de yılışarak "Kahveye gitti" diye yanıt
vermiştim. Oysa arka bahçede arabayla uğraşıyordu. Soytarının kaşları çatıldı:
"Aaa olur mu? Hiç duymayayım. Senin baban kahveye hiç gitmez." Hala sırıttığımı
görünce bir an durakladı: "Çok ayıp bir daha sakın söyleme".
"Ama dayım gidiyor".
"O gider, o kominis".
"Kominis ne?".
"Moskof !"...

Bizim Tonuz isiminde alacalı bir kedimiz ve iki yavrusu vardı. Bunlara kurşuni,
kötü bakışlı, bıçkın bir kedi musallat olmuştu. Bahçeye girip yavruları korkutuyor,
yemek kaplarını deviriyor, köpek gibi hırlıyor, ne yapsak kaçmıyordu. Soytarı onu
görünce "Ooo bu azmış, bu kotak" dedi. "Kotak ne demek?" diyecektim ama o bize
eliyle sus işareti yaparak saplı süpürgeyi tıkınmakla meşgul kotağın kıçına doğru
hizaladı. Bütün gücüyle sopayı salladı. Fakat o sırada kotak beklenmedik bir şekilde
geri dönmesin mi? Soytarının savurduğu sopa tam ense köküne rasgelmesin mi?
Kotak küt hemen oracığa yığıldı, can çekişir gibi debelendi, yerden kalkamadan
yan yan kayarak şimşirlerin arasına girdi. Herhalde boynu kırılmış ölüyordu.
Hepimizin içi cız etmiş, donmuş kalmıştık. Soytarı dudağı, eli, ayağı zangır zangır
titreyerek "Ben sadece potosuna vurmak istemiştim" diyerek dolu dolu gözlerle bize
bakındı. Ablam yine "Poto değil popo" diye söze başlayacaktı ama bu kez sustu.
Yüzü bembeyazdı. Derken şimşirlerin içinden tüylerimizi diken diken eden, ulumayı
andıran, acı ve şikayet dolu, uzun, boğuk bir miyavlama yükseldi. Hepimiz
"acaba ölüyor mu?" diye o tarafa doğru koşturduk. Fakat kotak, hızlı patilerle
saklandığı yerden çıktı. Bize hiç bakmadan bahçe duvarından atladı. Kaybolup
gitmişti bile. "Kediler dokuz canlı olur, birşey olmamıştır ona" diyerekten bütün
gün soytarıyı teselli etmeye çalıştık. Ama o "Ah mavilik, ah mavilik bunu nasıl
yaptım ben?" diye ağlamaklı bir yüzle hep dövünüp durdu. Akşama doğru kendini
toparladı, eski neşesine kavuşmuştu.

Anlattığı eksensiz, uçuk kaçık, masallar hep "Evler zaman içinde, kambur saman
içinde" sözleriyle başlar, ablam da her seferinde düzeltirdi: "Hayır Zi, hayır! Evvel
zaman içinde, kalbur saman içinde". Ama o bildiğini okurdu tabi ki. Bir gün bize
Taksim-Beşiktaş arası dolmuşçuluk yapan Gülcemal Dudu'nun öyküsünü anlattı.
Gülcemal öyle usta, ama öyle usta bir şöförmüş gibi o yolu ezbere bilirmiş. Köpek
öldüreni çektikten sonra gözleri kalın bir kaşkolla bağlanmış halde pırıl pırıl
Desoto'suna kurulur, tıngır mıngır kullanırmış. Öyle ki aracın girip çıkacağı çukur,
oyuk, çıkıntı, tümsekleri, önünden geçeceği apartmanların adlarını, kapı
numaralarını bile söylermiş. Bir keresinde yolun ortasında bir yerden
başlatmışlar, ama o yine dolmuşu hiçbir yere çarpmadan sürmüş, "solda çukur var,
şimdi kasis var" diye varış noktasına ulaşmış. Sonunda olay basına yansımış, bu
adamı incelemek üzere Şan Sinemasında bir kurul toplanmış. Gülcemal kamuyouna
"yoldaş" adıyla tanıtılmış. Herkes adama hayran kalmış. Sadece gıcık, kıl biri
kalkıp "Bunun kime ne yararı var? Ya sana ne yararı var yoldaş Dudu?" deyince
kırmızı bayraklarla süslü salon kahkahadan kırılmış. Gülcemal ve yoldaşları madara
olmuş... Masalın sonunda gülmediğimizi görünce soytarı öyle cırtlak bir kahkaha
atmıştı ki biz onun bu haline gülmekten ölmüş, gözlerimizden yaş gelinceye kadar
yerlerde tepişmiştik.

Bu masalı komşu kızları Burcu ile Yeşim'e de anlatmasın mı? Burcu daha "Dudu"
ismini duyar duymaz kıkırdamaya başlamıştı. Sonunda öyle bir yaygara koptu, öyle
delişmen çığlıklar atıldı ki Yeşim donuna kaçırdı. Yerler sırılsıklam oldu. Ağlaya
ağlaya evine gitti. Yeni don ve pabuçlar giyip geldi. Soytarı bu arada parkeleri
silip cilamıştı bile. O 23 Nisan günü öyle bir azmıştık ki tüm çocuklar evden
bahçeye, oradan da Hacerlerin arsaya kovalandık.

1957 yılında ısıtmaçlı modern bir apartmana taşındık. Bu büyük bir konfordu.
“Konfor” o devrin en gözde sözcüğü idi. Evde ayaklı bir de banyo küveti vardı.
Cumartesi akşamları aile için önemli bir gündü. O gün sinema makinesi ve ayaklı
perde büyük bir törenle kurulur, aygıt özenle yağlanır, çaylar, kakaolar, elmalı
pastalar, pandispanyalar hazırlanır, bebekliğimizle ilgili veya gezilerde çekilmiş
siyah beyaz filmler ve çizgi filmler seyrederdik. Tabi hepsi sessizdi. Pazar günleri
nenem evde bulmaca bilmece çözerken biz Yıldız parkı, Belgrad ormanı,
Serviburnu, ya da Beyoğlu’na giderdik .

Arabası olan parmakla gösterilirdi. Bizim 1952 model çivit mavisi Fiat arabamızın
sık sık lastiği patlar, babam kan ter içinde lastik yamardı. Çünkü daha lastik
fabrikaları yoktu ve ithal lastik pahalıydı. Babamın makam arabasıysa siyah renkli,
otomatik vites, 1956 Chevrolet Belair idi. Benzin oktanı düşük olduğundan depoya
uçak benzini de eklenirdi. Cumartesi akşamından pazartesi sabahına kadar araç
şöför denetiminde kalır, göstergedeki kilometre ajandaya not edilirdi. O deri
koltukları mis gibi kokan güzelim arabayla bir kerecik bile olsun bir yere gezmeye
gittiğimizi anımsamam. Sadece bir kere kulağımdan ameliyat olacağım gün babam
arabayı yollamış, şöför bizi hastaneye götürmüş, sonra hep birlikte eve dönmüştük.
O gün annem ehliyet almak için kursa yazılmaya karar verdi...

Bap Kafeterya, Çınaraltı, Kalender, Ömür, Vefa Bozacısı, Çamlıca, Kilyos,
Kumburgaz, Bentler gözde yerlerimizdi. Uzun yaz akşamları Sarıyer’e doğru
arabayla boğaz turu yapılırdı. Bayramların o bitmek tükenmeyen sıkıcı akraba
ziyaretleri, bol bol el ve yanak öpmelerinden sonra Bursa kaplıcalar veya Uludağ’a
gidilir kalınırdı. Yollar bomboştu. Köprüler yoktu. Karşıya arabalı vapurla geçilirdi.
Annemin en çok yaptığı yemekler kabak dolması, müjver, yaprak dolması, biber
dolması, semizotu, ıspanak, makarna, pirzolaydı. Babam da kabak tatlısı, vişneli
ekmek tatlısı, güllaç ve aşureyi çok güzel yapardı.

On yaşına girdiğimden tam bir ay sonra 27 Mayıs ihtilali oldu. Hiç unutmam tam kapıdan çıkmış okula gidiyordum, komşu kadın balkona fırlayıp "Çocuğum nereye gidiyorsun? İhtilal oldu, sokağa çıkma yasağı var." demişti. Tabi okul yok diye sevinçle geri dönmüştüm. Gerçekten de ortalıkta kimse yoktu ve her zaman vızır vızır işleyen caddeden hiç araba geçmiyordu. Annem heyecanla bir koşu radyoyu açmıştı. Kaba bir ses von von konuşuyor, arada marşlar çalınıyordu. O tarihte babam yurt dışındaydı. Geldikten sonra ilk işimiz arabanın ön kaputuna kocaman bir Türk bayrağı bağlayıp, adı "Hürriyet Meydanı" olarak değiştirilmiş Beyazıt'a gitmek, kutlamalara katılmak oldu. Millet sevinç içindeydi. Bu ulusal sevincin daha büyüğünü 1974te Kıbrıs çıkartması yapıldığında yaşayacaktık. Babam bana deri kaplı bir cep radyosu getirmişti. Kulaklığı da vardı. Ama en büyük sürpriz kocaman makaralı bir teyp oldu. O akşam ilk kez şaşkın bir halde ses alma aygıtında önce babamın kendi sesiyle yapmış olduğu kaydı, daha sonra kendi seslerimizi dinledik.


Ve nihayet ergenliğe doğru ablamla odamızın duvarlarını "Salut Les Copains,
Bravo, Melody Maker" gibi dergilerden kesilen resimlerle tavana kadar doldurduk.
Ama bu arada odalar ayrıldı. Çepeçevre lambrili kitap ve ahşap kokan minik bir
odam oldu.
"Avrupa gezisi mi, yoksa daktilo mu istersin ?"
"Daktilo!". O tarihte bilgisayar yoktu ki...

Derken 1970lerde ilk siyah beyaz televizyon alındı. Regülatör bağlandı.
Günde bir kaç saat yayın ve tek bir kanal vardı. Karşısına ailece geçilir, konu
komşu da eve doluşur, gece yarısı "cihazınızı kapatmayı lütfen unutmayınız" yazısı
çıkana kadar ekran önünden kalkmazdık... Zaman ışık hızıyla akıp geçmiş, biz
büyümüş, değişmiş, ablam evlenmiş, kimimiz marksist, kimimiz leninist, hatta
maoist olmuştuk. Kıbrıs savaşından sonra para pul oldu. 1979 da tam otomatik
çamaşır makinesi geldi. Renkli televizyonun gelişi 1980li yıllar olmalı...
"Zi beni duyuyor musun?" Mutfaktan "Göle su gelene kadar, kurbağanın gözü patladı." gibi bir şeyler söylüyordu.
"Ne kurbağası? Kurbağa prens mi?"
"Hayır!... Ben yarın gidiyorum"
"Nereye?"
"Memleketime".
"Yutmam ben bu numaraları!"
"Hakkat gidiyorum"
"İyi beni de götür..."
"Şu televizyonu kapasana"
"Tamam. Tamam Zi. Sonra..."
"Sen artık zürafaya hiç benzemiyorsun. Üstelik tekerleklerin de yok."
"Ne diyorsun duyamıyorum?"

Hızla yanımdan geçip salkım saçak saçlarını savurarak odasına kapandı. Ertesi
sabah öğlene doğru uyandığımda soytarı evde yoktu. Gitmişti. Babam onu erkenden
Bebek iskelesine bırakmıştı. Beni uyandırmak istememişti. O kadar bozulmuştum ki
anlatamam, ağlayamadım bile. Kaskatı kala kaldım. Ona son bir kez sarılmayı çok
isterdim.

Işkırlak ve düdüğü vestiyerde kalmıştı. Dikkatle bakınca ışkırlağın toz almaya
yarayan ucu püsküllü bir el süpürgesi olduğunu farkettim. Boru şeklindeki düdük de
bahçe hortumundan kesilmiş eski püskü bir parçaydı. Geride ondan başka bir şey
kalmamıştı. Tabi bir de kucak dolusu anılar, pırıltılı kahkahalar, elmalı pasta ve
pandispanya kokusu ve onun gizemli, güçlü, yaşam dolu sıcaklığı...

Evle öyle bir bütünleşmişti ki her an bir köşeden fırlayıp şen şakrak "Şaka yaptım"
diye ortaya çıkacağını sanıyordum. Bileziklerinin çıngıltısı ve mırıltılı sesi günlerce
kulağımda yankılandı durdu. Çok geceler "acaba gelmiş midir?" diye kalkıp hep boş
odasına baktım. Günlerce gelmesini bekledim, ama bir türlü gelmedi.
Doğru söylemişti: Tekerleklerim yoktu ve ben bir zürafa değildim. Bu çıplak
gerçek boyutsuz bir korkunun benliğime yerleşmesine yol açmıştı. Peki kimdim
ben? Neydim ben ? Kral çıplak değildi ! Çıplak olan bendim. Ben hiçbir şey
olmayan, olamayandım. "Yılbaşı Ağacı" öyküsünde yaşamıyordum. Bu gerçek
tinimi altüst etmişti.

Çünkü yaşam öykü değildi, zamana direnmek olanaksızdı. Çünkü "Tüm öyküler
zaman zaman içinde açar, solar ve sonunda çıplak gerçekle mutlaka karşılaştırır
insanı... Bu nedenle zaman soytarıdır, zamanlı zamansız, ezim büzüm, evreşe
devreşe geçer... Zaman bizi evirir, çevirir, aldatır." Atlamalı, sıçramalı dizgesi
olmayan süresizliktir. Katmanları tutarsızdır. Güle güle Zi. Bak, sonunda bir gün biz
de senin gibi bir dönenceden yükselip bir başka dönenceye göçeceğiz nasılsa. Pır
diye uçuverdi. Gökten hiç elma düşmedi...



Söyleyeceklerim var!

Bu yazıda yazanlara katılıyor musunuz? Eklemek istediğiniz bir şey var mı? Katılmadığınız, beğenmediğiniz ya da düzeltilmesi gerekiyor diye düşündüğünüz bilgiler mi içeriyor?

Yazıları yorumlayabilmek için üye olmalısınız. Neden mi? İnanıyoruz ki, yüreklerini ve düşüncelerini çekinmeden okurlarına açan yazarlarımız, yazıları hakkında fikir yürütenlerle istediklerinde diyaloğa geçebilmeliler.

Daha önceden kayıt olduysanız, burayı tıklayın.


 


İzEdebiyat yazarı olarak seçeceğiniz yazıları kendi kişisel kütüphanenizde sergileyebilirsiniz. Kendi kütüphanenizi oluşturmak için burayı tıklayın.

Yazarın modern kümesinde bulunan diğer yazıları...
Filizkıran
Patigül

Yazarın öykü ana kümesinde bulunan diğer yazıları...
Sürüngenlerin Şöleni
Kağıttan Kaplan ile Sivrisinek
Balkondaki Adam
Türk Savaş Uçakları Diyarbakır'ı Bombalıyor!
Ampulistanya Gözlemleri (Bir Uzaylının Gözüyle)
İki Eski Kayakçının Son Mektupları
Dağları Delen Budala İhtiyar
Dragos Hülyaları

Yazarın diğer ana kümelerde yazmış olduğu yazılar...
Elsa'nın Gözleri [Şiir]
Kraliçe ve Bahçıvan - II [Şiir]
Albatros [Şiir]
Op. 11 Piyano Ezgileri, Arnold Schönberg [Şiir]
Yeryüzü Rüzgarları [Şiir]
Kraliçe ve Bahçıvan [Şiir]
Havanın Ölümü [Şiir]
Uçan Ayakkabı [Şiir]
Her Ocak Hiddetle Tütüyor… [Şiir]
Malta Şahinlerine [Şiir]


Hulki Can kimdir?

Başlıca yapıtları: Eski Kule Müziği (şiir) Geometrik Aydınlık (şiir) Havanın Fen Noktası (şiir) Tartaros Paradigması (eleştiri) Teslis Sendromu (eleştiri) Nano Kutsallık (eleştiri) Sevgili Kutlu Yaşam (öykü) Kuşku Bilinci ve Eleştiri (eleştiri)

Etkilendiği Yazarlar:
Montaigne, Descartes, Russell, Tolstoy, N. Hikmet, Dostoyevski, Nietzsche, Freud, Darwin, Marx, Engels, Lenin, Bakunin, Kropotkin, Voltaire, Diderot


yazardan son gelenler

yazarın kütüphaneleri



 

 

 




| Şiir | Öykü | Roman | Deneme | Eleştiri | İnceleme | Bilimsel | Yazarlar | Babıali Kütüphanesi | Yazar Kütüphaneleri | Yaratıcı Yazarlık

| Katılım | İletişim | Yasallık | Saklılık & Gizlilik | Yayın İlkeleri | İzEdebiyat? | SSS | Künye | Üye Girişi |

Custom & Premade Book Covers
Book Cover Zone
Premade Book Covers

İzEdebiyat bir İzlenim Yapım sitesidir. © İzlenim Yapım, 2019 | © Hulki Can, 2019
İzEdebiyat'da yayınlanan bütün yazılar, telif hakları yasalarınca korunmaktadır. Tümü yazarlarının ya da telif hakkı sahiplerinin izniyle sitemizde yer almaktadır. Yazarların ya da telif hakkı sahiplerinin izni olmaksızın sitede yer alan metinlerin -kısa alıntı ve tanıtımlar dışında- herhangi bir biçimde basılması/yayınlanması kesinlikle yasaktır.
Ayrıntılı bilgi icin Yasallık bölümüne bkz.