Gülümseyen Ayrılık
Yine de gülümsüyordu. Yine de gülüyordu karşısında gitmesini talep edene...
"Bir şehrin ruhu, anlatılan hikâyelerinde saklıdır. — Italo Calvino"
"Bir şehrin ruhu, anlatılan hikâyelerinde saklıdır. — Italo Calvino"
Yine de gülümsüyordu. Yine de gülüyordu karşısında gitmesini talep edene...
Bıraktığın minik kedicik büyümüş, kendi ayaklarıyla koşturur olmuştu dilediği yöne. Gitmek istediği yönde sen yoktun. Yağmurlar da bitmişti zaten. Şimşekler çakmıyor, onu korkutmuyordu. Islak da değildi tüyleri. Çoktan vazgeçmişti bulduğu her sıcaklığı dost sanıp sarmalanmaktan. İnsanlar olgunlaşır, kediler büyürdü.
Gelişen teknoloji asırlardır kör olan aşkın da gözünü açmayı başardı nihayet..
Ayrılık üzerine yaşanmış gerçek düşünce ve saptamalar.. eminim ayrılığı yaşadıysanız en az bi cümlesi sizin içinizden de geçmiştir..
Suyun tadı su gibi değilse, şeker erimiyorsa artık dilinde, acı bir tat yapışıp kalmışsa düşlerinin en sınırsız çizgisine, kendini zincirliyorsan yalan öğretilerle; ihanet etmek bu apaçık hem aşka hem kendine. Denklemler yok aşkın matematiğinde. Hatta aşk ve matematik kavgalı kavramlar.
Gece ağır,
Yerinden kıpırdatamadığım parmaklarım kadar ağır…
Kalem ağır, kelam ağır…
Düş/ü/yorum düş bahçelerinden,
Düş/üm ağır…
Bir tanem
Sen gideli uzun zaman olmadı
Bir ömür desem az gelir
Dönerken sakın unutma
Yanında götürdüğün kalbimi geri getir
Aşağıdaki denemem, Ağustos-Eylül 2009 tarihli Notos dergisinin 17 sayısında bulunan Bu fotoğrafın öyküsünü yazar mısınız? bölümünde yayınlanan bir resim üzerine yazılmıştır. Resmi, yazar sayfamda ve aşağıdaki linkden görebilirsiniz
http://images.easyart.com/i/prints/rw/en\_easyart/lg/3/0/Ruth--1995-Max-Ferguson-306627.jpg
Okuyan herkese teşekkür ederim.
Ne kadar benziyoruz aslında birbirimize, ikimizi de harekete geçmekten
Gün, eteklerini toplayıp şehrimi terk ederken , ben gecenin karanlığını aydınlatacak gözlerine yalınayak koşuyorum. Şehrimin bozkırlarında filizlenen iğde dallarını toplayıp avuçlarından mutluluklarını içmeye geliyorum.
Bedeli ödenmemiş mutluluklar vardır, hani kimi zaman neşeye boğar sevinçle, kimi zaman en inanılmaz oluru getirir önünüze.
Günlerdir yazmıyordum. Seni seninle yaşadıktan sonra yazmak istiyordum her şeyi. Seni özlediğimi bile. Sesindeki büyülü kelimeleri duymayı bekledim kalemim için. Sana yormuştum her rüyamı. Kendimi bile sana yormaya başlamıştım artık. Ellerim ellerinde bulunması için var mesela. Gözlerim sen sıkılmadan izleyebilesin diye güzel.
Beraber acı çekmekti sevgi yeri geldiğinde. Acıya deva olmaktı sevgilinin sevgisi. Sevdiğinde hüznün bir damlasını gördüğünde kendini acı ummanlarında boğmayı istemekti. Alıp onu o diyardan yıldızlara götürmeyi göze almaktı belki de...
Şimdi, öylece çıkıp gel İçtiğin bir kahvenin tadı düşsün damağına ve unuttuğun bir şarkı gibi dolansın adresim yollarına...
Ömür şemsiyesini açsak da hasretinin hafakan çığlıklarında üşüyecek yüreklerimiz..Üşüsek bir serce edalı yangınlarda ısıtacağız düşlerimizi..Bu dünya' ya hasreti ekip, Ahirette gözlerine ektiğimiz sevdayı biçeceğiz.
“Ellerimi bulamıyorum, yardım edin bana.”
İyi ki bulamıyorum, tutunmak isteyebilirdim.
Bu düşler, sakıncalı düşler.
Nereden çıktı şimdi?
Ölü bir yüreği yeniden canlandırma hayáli, adi üzerinde hayál.
Şimdi Londra’nın karlı bir akşamından yazıyorum sana bu satırları. Hem de buzdan hayaller kurarak. Yokluğunda buz tutan ellerimle… Oysa sana sımsıcak düşlerle gelmiştim, sımsıcak umutlarla. Şimdi Pencerelerimden ışık sızmıyor, gece kendi karanlığında büyüyor sevgili…