Güvercin
Hadi şimdi bırak o boş şişeyi elinden. Kendimizi bulmak için atlayacağız, sulara, sulara... Hoop!
"Edebiyatın en acımasız eleştirmeni, henüz yazılmamış olan kitaptır." – Umberto Eco (kurgusal)"
"Edebiyatın en acımasız eleştirmeni, henüz yazılmamış olan kitaptır." – Umberto Eco (kurgusal)"
Hadi şimdi bırak o boş şişeyi elinden. Kendimizi bulmak için atlayacağız, sulara, sulara... Hoop!
Renkli kâğıtlara sarılmış armağanlar gibi sunulmamıştı bana o çorap. Ellerimde tuttuğum çorap değil, sevgiyle çarpan yüreğiydi. Paket yapmadan, bütün doğallığıyla avuçlarıma bırakmıştı yüreğini…
Telefonu kapattıktan sonra, bir süre sevdiği kadını düşündü. "Bitti" demişti kadın, biten neydi, neden bitmişti, bilemedi. Kadının yüzünü anımsamaya çalıştı, yüzü yoktu, panikledi..
Tükenen sayfaları pervasızca odanın dört yanına savurdu. Artık önemlerini yitirmişlerdi çünkü. Yazarken onlara saygı duyuyordu ama tükenmemeliydiler. Biten şeyleri sevmezdi. Etraf kırmızı harflerle işlenen sayfalarla doluydu. Soğuyan çayını bir dikişte içti. Ondan da nefret ediyordu. Tek yudumluk zevkten başka neydi ki zaten! Tek cümle arıyordu. Kendisinde durabileceği, soluklanabileceği
Ortalık bir anda savaş meydanına dönmüştü. Etrafa toplanmış insanların gözyaşları eşliğinde akan kanlar, ayrılma fırsatı bulamadığı için ezilerek birbirine geçmiş farklı parmakların arasından süzülüp gidiyordu. Bütün bu hengâmenin üstüne, gelen ambulansın ölüm sessizliği sinmiş sirenleri de eklenince akıl hediyesini almış bütün yaratılmışların vücutlarında dolaşan düşünceler tek bir odak
Adı olmayan birinin adı bilinmeyen bir hastalığı, yaralayıcı, yıkıcı... Duyguları neredeyse çökmüş nesneler yerine geçmiş onların. Ve kendine ait bir dil oluşturmuş nesnelerle, zaman zaman kafa karıştırıcı zaman zaman şaşırtıcı bir hastanın kişisiz, olay örgüsüz,nedensiz öyküsü...
"Ruhunun bir cilvesiydi bu sana. Onları unutmuştun son zamanlarda belki de.. Ben de bilemem." dedi ses. "Sorunun cevabını kendi içinde ara." ...
Gün geceye Güneşse Ay’a teslim oldu sonra her günkü kovalamacalarının sonunda...
Çevremizde kara zırhlı askerler vardı yüzleri gözükmeyen. Mızraklarını bize doğrultmuş bekliyorlardı, düşmanca bakışlarını aramızdaki miğferlerin ardından bile hissedebiliyordum...
Adam hayalle gerçek arası silik bir sevideydi.adam suskunluğun ve karanlığın en orta yerindeydi.
o artık şizofrendi.
sahnem tükürük seline kapıldı...
seyircilerin çoğu boğuldular...
arka sıralarda oturanlar, çıkış kapısına yakındılar...kaçabildiler...
İnsanın burnu her kokuya alışmıyor söyledikleri gibi, bir süre hissetmesen bile yeni kokular tazeliyor sürekli mide kaldıran gerçeği; inekler umarsızca sıçıyor, neresi olduğuna bakmadan. Onları eğitmeye çalıştığım zamanlar oldu, saçmalığının ve gereksizliğinin farkında olmadan hem de, kendimi ineklere tuvalet dersi verirken buldum...
... İnek kesip bayram
Dedeler torunlarına kızak yapıp uyandıklarında görüp sevinsinler diye usulca başuçlarına bırakıyor.
Orhan Pamuk