Bazen
Bazen kızarsın, bazen off dersin, bazen de hırlarsın. Ama o bazenler hiç yokmuş gibi deli gibi seversin.
"Yazmak, aslında hayatın kendisiyle alay etmenin en ciddi yoludur." ― Virginia Woolf"
"Yazmak, aslında hayatın kendisiyle alay etmenin en ciddi yoludur." ― Virginia Woolf"
Bazen kızarsın, bazen off dersin, bazen de hırlarsın. Ama o bazenler hiç yokmuş gibi deli gibi seversin.
Bizim olmasını çok istediğimiz bir şeyi almak...Alabilmek… “Benim” diyebilmek. Ne aradığınızı biliyorsanız şayet, onu hep istiyorsunuz. Bulamadığınızda , onun yerine koyduğunuz başka bir şey, onun yerini ne alabiliyor ne doldurabiliyor...
Ne acı ki artık sana dokunmak, sana sarılmak, seni öpmek mümkün değil. Ölüm böyle işte. Artık o sevdiğin insan sadece kalbinde ve aklında. İnsan kabul edemiyor bir türlü. Sanki sen bir yere gitmişsin de gelecekmişsin ya da numaranı çevirsem sesini duyacakmışım gibi geliyor. Sonra kafama dank ediyor. Bu
Belki acı adını verdiğimiz o zenginliklerimiz olmasa biz de kolay kırılan basit kabuklu tükenip giden midyeler olarak kalırız ve birkaç sert kayaya yapışır yosun tutar, okyanusa ya da yaradılışımıza direniriz yalnızca.
Yaz, yaz, yaz diyordun...İşte, geldi yaz! Odana doluşan davetsiz bir müziğin eşliğinde ne(denli) ve ne(densiz) bir yazı dünyaya getirme uğraşında sana ancak çile çiçekleri eşlik edebilir inan.
Gelmiş geçmiş insanın işine yarayan ve derinliği olan, onu sıkıntıdan çıkarıp, istediklerine kavuşturan her ne varsa ! Eskilere takılmak, seni onlara çeken duygular ve hayatın getirdikleri..
Çocuksu hayaller, zaman geçtikçe yerini yetişkin rüyalarına bırakabiliyor. Küskünlük biriktirdiğin kim varsa önceleri önemli, sonraları üzerinde durulmayı gerektirmeyen bir hale
öyle sıradan işler yapmayacaksın...Ya madalyon almak için iyi yüzeceksin; ya da iyi yüzdüğün için madalyon alacaksın.
öyle sıradan biri olmayacaksın...
Ne zaman ıslansa deniz bizi ağlardık, ne zaman feryat figan haykırsa rüzgar biz vurulurduk.Zamana direnç iki gölge.Geceye inat iki ak alın.Eylüle isyan iki dik baş.
Ne zaman üşüse bir çocuk biz titriyorduk.Yaşanacak bir ulu sevda kuşanmıştık.Yar yüzüne yüz seremeden toprağa sürülü yüzler belirdi aynada / ızdıraplara
Sorular, sorular, sorular…, yanıtlarını arıyorum da peki niye kayboldum?
Herkes bir şehri sevebilmeli bence, hem de deliler gibi.Sevdiği şehrin Kaldırım taşlarını sayabilmeli tek ve tek. Hangi mevsim endoyurucu nerede yaşanır...
Amaç savaşçısı yuvasına azığını güvenli bir şekilde yerleştirirken benim de yüreğime ruhuma bir umut ve yaşamdaki zorluklara karşı bir güç yüklediğinin farkında mıydı acaba?
Uğurladığım yılları düşündüğümde, önüme açılan bir yaşam kütüphanesi.. Hangi kitabı karıştırsam olumsuzluklar, hangi sayfaları çevirsem hüzünler..
Attığım adımlarda, düğümlenmiş sorun yumakları..
Sayfalara bıraktıklarım 'Satıcı tezgahındakileri satar'
sihir, ay tozunda... avuçlayalım.... Avuçlarımızda hissedince o masmavi, parlak kum zerrelerini, sihirli bir değnek hayatlarımıza dokunacak. O zaman bir sürü ‘en’imiz olacak…
Kaseti çevirdikten sonra da “play” düğmesine basıyorum. Çevirdiğim yüzdeki ilk şarkı başlamadan içime derin bir heyecan doluveriyor. Kaset dönmeye başlıyor. Ardından hışırtılı bir gürültü... Üç ya da dört saniye süren bu “şarkı öncesi hışırtı” beni adeta mest ediyor.
Zengin insanlar niye ederinin çok üstünde fiyatlar ödeyerek hizmet aldıkları yerlere giderler? Çünkü ancak o fiyatları ödeyebilecek kendilerine benzer finansal güçte insanlarla bir arada olmak isterler. Bir 'mahalle' oluştururlar kendilerine ve o mahallede bir baskı vardır.
Bunları neden mi istiyorum…
Bir çocuğun kendi sessizliğinde büyük olmayı öğrenmesi ve büyüdüğünde yalnızlığı oynaması kadar anlaşılmaz bir durumu anlatabilmekti belki de...