Son 26 Dakikam ve Kimse Bu Yazıyı Okuyamayacak.
Sonu, merak unusurna yer açmak gayretinden değildir.
"Kitapsız bir oda, ruhsuz bir beden gibidir. — Cicero"
"Kitapsız bir oda, ruhsuz bir beden gibidir. — Cicero"
Sonu, merak unusurna yer açmak gayretinden değildir.
“Ayyyyy içim şişti, çok duygu oldu” demiştin. Gene gülümseyip susmuştum. Gözlerim dolmasın diye çok sıkmıştım kendimi.
Şimdi sıkmıyorum. Rahat rahat doluyorlar.
Korktum. Gözlerinin içinde, eski günlerimizin pırıl pırıl neşesine duyduğu özlemi görmekten korktum. Geç saatlere kadar oturup lafladığımız gecelere, “ yatalım artık, ” diyerek onu zorla odasına gönderişlerime, tam uykuya dalacağım sırada kapımı açıp “uyudun mu, bak aklıma ne geldi, “ deyip, yeniden başlattığı bitmek bilmeyen konuşmalarımıza, kahkahalarımıza ve
Anna ile tanışmamız, memleket hasretinin yüreğimi dağlamaya, Türkiye’ deki çevremi, arkadaşlarımı özlemeye başladığım döneme raslar. O, yanımızdaki daireye yeni taşınmıştı. Orta boylu, balık etinde, uzun sarı saçları ama ille de ülkemin denizleri gibi koyu mavi, gülen gözleri ile kapımıza dikiliverdi. Anna kapının önünde durmadı. İçeriye girdi. Yaşantıma girdi.
Kırk üç yaşındaki Meryem, boş bir evde uyanır. Eşi iki yıl önce ayrılmış, işini de kaybetmiştir. Hayatı bir zamanlar doluyken şimdi sadece boşluk ve sessizlik kalmıştır. Telefonuna gelen aramaları açmayan Meryem, kimsenin onu anlayamayacağını düşünür. Bu, yalnızlık ve kayıp hissinin derinliklerine dalan bir kadının içsel yolculuğu.
Çok istediği ama bir türlü yapamadığı şeyi yapıyordu şimdi.İçindeki yabancıları imha ediyordu.
Doğum günlerim benim için hep özel günler olmuştur. Bu günler, sevdiklerim, özellikle eşim tarafından genelde unutulduğu ve ben çok hayal kırıklıkları yaşadığım için, benim açımdan daha da özel olmuştur.Hiç unutmayacağım günler olmuştur.
Hayat kelimelere ayrı ayrı takılmaz.Ne "aşk" kelimesine ne "iş" ne de başka bir kelimeye... Hayatın takıldığı; yeryüzündeki tüm kelimelerin, tüm duygu ve düşüncelerin, tüm cümlelerin 'içiçe geçmişliği'dir.
…bu sonbahar yazamadı sana. Şifreyi çözemedi… Kış geldi… Sonunda olacağı buydu işte.. Tek satırla özetledi:
\- Bütün beyazların suçlusu sensin!.. Şerefine!..
Benim sokağıma ulaşabilmek için içi ten dolu araçlara gerek duymazsınız.Bizim sokağın hikayesine ulaşabilmek için; karanlığın otomatik bir lambayla kaybolduğu apartman merdivenlerini, boş arsaları, korna çığlıklarını, yürüyen çanta ve kitapları, başıboş müzikleri, tuşlanarak gönderilen sevgi sözcüklerini itina ile geride bırakmalısınız.
Salondaki camın önünde oturup geçen zamanı saydım düşen kar tanelerinde. Kar taneleri usul usul yağıyordu. Bazıları camları aşıp saçlarıma tutunuyordu. Nasıl gelmiştim buraya, ne zaman gelmiştim?..
Di’li geçmiş bir zaman olarak kalacak şimdi her şey. Bırakmaya söz verdiğiniz tütünün dumanını andıran bir duman olarak kalacak. Her hatırladığımızda yüzümüzde bir gülümseme ve sonrası yaşanacak birkaç damla gözyaşı belki de. Her duyduğumuz Fransızca şarkı, boğazımıza düğüm üzerine düğüm atarken, o düğümler arasından akan bembeyaz rakının tadı
Hangi kentin hangi yüreğinde yaşadık, sevda dediğimiz yanlışları? Artık hatırlamıyorum.
Aklıma geldikçe canımı yakan bir şeyler var hâlâ. Neler olduğunu asla öğrenemeyeceğim sorulara eklenen, kime olduğunu çoktan unuttuğum özlemler.
Bu konuşmanın sonrasında bana üzümlü kurabiye ikram ettiğini ve bir zamanlar yaptığı nefis kurabiyeleri anlattığını hatırlıyorum. Kendi yaşamı ile ilgili bir şeyler anlatırken birden sıradan konulara geçivermesindeki ustalık beni şaşırtıyordu.
Yaşam sana bir hediye vermedi desem yalan olur Zézé, yaşam sana bir hüzün hediye etti. Senin payına düşen buydu...