Bu Yazının Başlığı Sır
Tarihini hatırlamıyorum. Bir kaç güz öncesine ait ama belli mevsiminden....
"Yarın ne okuyacağını bilmeyen bir yazar, bugün ne yazacağını bilmeyen bir tanrıdır." - Umberto Eco (kurgusal)"
"Yarın ne okuyacağını bilmeyen bir yazar, bugün ne yazacağını bilmeyen bir tanrıdır." - Umberto Eco (kurgusal)"
Tarihini hatırlamıyorum. Bir kaç güz öncesine ait ama belli mevsiminden....
4 kuşak sonrasının bile sahiplendiği bir dağ köyü. Turkcell reklamındaki, yamaçtan görünen minare, karla kaplı yamaç. Orda bir köy var uzakta şarkısı. İşte benim köyüm...
Hadi hep birlikte unutulmamak için, mutlu olmak için bu şehre ve bu yurdun insanlarına layık olmak için bu şehre hizmet etmeye var mısınız? Bu nu bir özür olarak da borçlu değimlisiniz? Şarkıların dediği gibi ‘Ah İstanbul! İstanbul olalı görmedi böyle bir keder’ sözleri bizi kışkırtsın!
Bir gün farkına vardı: İnsan en çok ihtiyaç duyduğu sürprizin ne olduğunu en iyi kendisi bilirdi. İşte o günden sonra karar verdi kendi hediyesini yapıp bir köşeye saklamaya ve sonra onu bulmaya.
\- Herkese odun geliyor. Herkese kömür geliyor. Herkesin evinde sobası var. Herkes evinin içini ısıtıyor.
\- Anlamışsın ya işte.
\- Onu anladım da, herkes sobalarını balkona çıkarsa her yer ısınmaz mı? Böylece evi ısıtmaya gerek kalmaz dedi.
Yurdumuzun önemli taihsel dönemecinde; Futbol seyircileri için kutsal bir ayin yeri gibi olan stadyumlardan birinin içine düşürüldüğü durum.
Genç kız yavaşça ayağa kalktı. Yürümeye başlarken “Ben bi düş alayım. Belki biraz kendime gelirim” dedi. Odadan çıktı.
Düşün altında çıplaktı. Gözlerini kapadı. Zaman yavaş yavaş geriye sarmaya başladı.
Bir Kızkulesi hikayesi...
Kızkulesi önündeki akıntı, bazı günler şiddetlenir. Akıntının şiddetinden, şamandra denize doğru eğilir. Denizin üstü köpük köpük olur ve deniz, dere gibi akar.
Aslında akan, Kızkulesi'ndeki kızın gözyaşlarıdır...
Kıyıdan biraz gerideki dar sokağın üç dört katlı, eski binalarında oturanlar genellikle birbirlerini tanıyan insanlardı. Aralarında burada doğup büyümüş olanlar bile vardı ki İstanbul gibi hareketli bir kent için bu pek de sık rastlanan bir durum değildi.
Kokumu yaşadığını söylemiştin hani Gökyüzüne bakıyorum. Gün batmış. Ben sokağı terk etmişim.
Upuzun bir dolmuş sırası. Sırada bekleyen onlarca hatta yüzlerce insan. Sıranın baş tarafındakilerin yüzünde bekleyişin neredeyse sona erecek olmasından dolayı yerleşmiş hafif tebessüm ve uzun süredir bekliyor olmanın verdiği çökkünlük, yorgunluk. Sıranın sonundakilerin yüzündeyse umutsuz bekleyişin izleri.
El salladı otobüsün ardından. Gözleriyle “uğurlar ola” dedi. Yüreğiyle sadakat yeminleri etti. Otobüs kaybolunca dağların arasından, bir boş yola bir de şehre baktı. Öylece dimdik durdu bir süre. O olmadan atılacak ilk adımdaydı sıra.
Ahmet Altan