Melek
Onu ilk gördüğüm anı hatırlıyorum; kıpırtısız yatıyordu sağımdaki karyolada. Yatan bedeniydi, kendisi ise dolanıp duruyordu üzerinde...
"Yazmak, aslında ölmek için bahane üretmektir; çünkü yaşarken yazamazsın, yazdıkça ölürsün." — Franz Kafka"
"Yazmak, aslında ölmek için bahane üretmektir; çünkü yaşarken yazamazsın, yazdıkça ölürsün." — Franz Kafka"
Acaba yayınevleri ile nasıl anlaşma yapılır? Onların anlaşma yaptıkları şair ve yazarların özellikleri nelerdir? Yenilere neden hiç şans tanınmaz? İllâ ki ünlülerin mi kitapları yayımlanır?
Bazen sırf panomdan bir ışığım daha eksilmesin diye arkadaş kavgalarının en çılgın yerinde tamam öyle olsun der kavgadan çekilirdim. Annem okul çıkışında yakındaki bahçelerden bir iş buyurduğunda yanmaya devam eden parlak bir ışık uğruna istemeye istemeye de olsa yola koyulurdum. Benim küçük kardeşim, ah o haylaz çocuk, hiç
Cumartesi yük kamyonu eski evimizde bize ait ne varsa yükleyip getirdi. Her şeyi mi? Asla! Maddi boyutuyla bize ait olanlar geldi belki ama nerede bizim yaşanmışlıklarımız? Gül yüzlü kızımızın bebekliği nerede kaldı, ilkokula başladığımızda hecelerimiz sinmişti duvarlarımıza, eşim askere gittiğinde bir tek o duvarlar şahitti gözyaşlarımıza. Aynı duvarlar,
Öğrenim gördüğüm şehrin insanlarından bir manzara... Hafızamda anı olarak canlanacak günlerden biriydi. (Denizli)
Gecenin sessizliğini bozan yarış motosikletinde üç kişi: kasksız orta yaşlı bir kadın, kırmızı kasklı kardeşi ve önde çocuk gibi kıvrılmış eniştesi. Rüzgârda savrulan saçlar, uykudan uyanan öfkeli mahalle sakinleri ve plakayı yakalamaya çalışan meraklılar. Issız sokakları inleten motor gürültüsü, gecenin karanlığında sıra dışı bir yolculuğun hikâyesini anlatıyor.
Her sabah besmeleyle kalkıyorum yatağımdan ve hemen ardından dört aydır olduğu üzere günaydın Mihribanım la. Cevap, cevap yok henüz. Ama bir gün olacak inşallah. Ben günaydın Mihribanım diyeceğim ta yüreğimden. Mihriban kınalı parmaklarıyla dokunacak saçlarıma, sabahın hayır olsun sevdiceğim diyecek. Bu sefer kaçırmayacak yosun gözlerini benden. Ben onun
Annem, oğlanı elektrikli süpürgeyle caminin baştan sona kadar her yanını temizlerken gördüğü bir gün, babamı yanına çağırarak, gördün mü, imam efendinin oğlunu, tam bir Müslüman evladı, diyerek iltifatlar düzdü.
Ben de Müslüman insan evladını görebilmek için yanlarına geldikten sonra, lafa karışarak, muziplikle bir soru sordum: Esin
Seni senden sormanın güzelliği… Sahilde, dağ başında, vadide…
Seninle yaşamanın, dünyaya kafa tutmanın çekiciliğinin o vahşi güzelliği; vazgeçilmez.
Yakamda gül gibi taşırım seni...
bembeyaz bir gemiydi çocukluğumuz, mavi bir denizde…tahterevalliden yelkenleri, kaykaylardan güverteleri, atlı karıncalardan tayfaları… bayram sabahlarının esintisi dolardı yelkenlerine ,dönme dolap gibi dolanır dururdu bayram panayırlarında…
Benim kahramanlarım da kötü adamı oynayabilir mi?
Hayat bir film, ya da filmler hayatın bağrından kopup gelme… Ve benim filmimin de kötü adamı var elbet. Bugüne kadar herkesten gizlediğim. Sonradan kötü yüzünü gösteren, kötülüğü yalnız kendine; başkaları için beşpara etmez bir adamın öyküsü
"BABA, HOŞÇA KAL" - Bir kadının babasının mezarı başındaki duygusal yüzleşmesi. Solgun çiçekler ve kırık anılar arasında, çocukluğun mutlu bisiklet günlerinden, babasının ihanetine uzanan karmaşık bir ilişkinin izleri. Mezarlıktaki bu karşılaşma, yılların birikmiş acısını, özlemini ve öfkesini taşıyan bir veda ritüeli. Geçmişle hesaplaşmanın ve belki de affetmenin eşiğinde
Sanayi Devrimi, yaşlı bir kadının hatıraları, bir icat ve yitik bir koca... Tam size göre!
Fikret Başkaya