• İzEdebiyat > Eleştiri > Çağdaş Sanat |
21
|
|
|
|
Doğru, şiir evrenseldir. Ama evrensel olan her şey mutlaka mahalli bir köke dayanır. Tıpkı ağaçların kök üstüne bittiği gibi… Kendi kaynaklarından beslenmeyen şiir betona dikilen çiçek gibidir; Tutmaz. |
|
22
|
|
|
|
Türk edebiyatının şaheserlerinin başında gelir Dede Korkut Hikâyeleri… 12 hikâyeden oluşan bu eser, eski Türklerin yaşantısına ışık tutmaktadır. Bu eseri millî bir destan olarak da nitelendirebiliriz. Bu eser içerik olarak Türk milletinin millî hayatını, kültürel zenginliklerini, hissiyatını, erdemlerini, hünerlerini bir hikâye akışı içerisinde sıralamaktadır. 15. yüzyılın sonu ile 16. yüzyılın başlarında yazıya geçirilen bu kıymetli metinler için Türk Edebiyatı tarihçisi Fuat Köprülü şu enteresan ifadeyi kullanmıştır: “Bütün Türk edebiyatını terazinin bir gözüne, Dede Korkut’u öbür gözüne koysanız, yine Dede Korkut ağır basar.”
|
|
23
|
|
|
|
Türkiye olarak Batı’da el sanatlarımızın dışında pek tanınmazken birden kavramsalcı kesilerek neyi kurtarmaya çalıştığımızı bir türlü anlayamıyoruz.
Kavramsal sanat yapılmasın demiyoruz. Elbetteki güncel bir sanat kavramını bizlerin de uygulaması gerekir fakat, bunu uygularken ahkamlar keserek resim sanatının bittiğini iddia etmekle kimler ne tür rant elde etmek istiyor, hangi sponsorluklardan neler kazanıyor, bunun iyice irdelenmesi gerekmektedir. |
|
24
|
|
|
|
Türk dilinin öğretimde çok önemli sıkıntıları var. Hem öğretmen hem de öğrenciler için, içinden çıkılması olanaksız bir konu işte... Buyrun okuyalım. TDK'ye ve Dil Derneği'ne de gönderilen bu yazının beklediği cevabı bilen dil dostları varsa lütfen görev |
|
25
|
|
|
|
“İnsanı insanlaştıran eylem doğada bulduğunu tüketmesi değil, üretim etkinliğine girişmesidir”. Son zamanlarda vahşice bir tüketim hastalığının baş gösterdiği ve mevcut değerlerin içinin boşaltılıp yok edilmesini sağlayan, sanat adı altında faaliyet yürüten sözde toplumcu olduğunu iddia eden, kendilerine toplumcu etiketi vuran;sanat anlayışlarını anlaşılmayana sürükleyip, insani olan sanatı insandan uzaklaştırma çabasıdır. Bu çaba bilinçli ve sistemli bir şekilde toplumu geriletme amacı gütmektedir. Bütün sosyal faaliyetleri çürütüp bireyciliğe yönlendirerek yozlaştırıp modern çağda ilkel köleler yaratmaktır. Geçmişteki toplumcu birikim sahiplenilip daha ileri taşınması; sanatı yaşamın içinde, yaşamla bütünleştirip toplumun beğenisine sunulması sağlanılmaldır. |
|
26
|
|
|
|
Othello rolünde Ekin Mutlugeldi, başarılı bir performans sergiledi. Kudretli komutan kompozisyonunu iyi çizdi. Yalnız, oyunun aslında Othello, zenci bir komutandı. Fakat burada beyaz olarak verildi. Bu da yönetmenin olaya bakış açısı ile ilgili bir yaklaşım. |
|
27
|
|
|
|
Oyunda en çok zevk aldığım sahneler, birinci bölümde Mercutio (Gürol Tonbul), Romeo (Tamer Yılmaz) ve Benvolio'nun (Mehmet Demiralp) bir arada olduğu sahne. Dumanın olmadığı, gök gürültüsü efektinin duyulmadığı, müziğin sesinin açılmadığı “sessiz sakin bir beş dakika”. Bu üç sanatçı “sadece oyunculuklarıyla”, beni alıp Romeo ve Juliet oyununa götürdüler. Kendimi, “gerçekten oyunun içinde hissettiğim”, sessiz sakin o beş dakika, oyunun en güzel bölümüydü.
|
|
28
|
|
|
|
Eser, “kadınların nasıl davranmalarını gerektiğini”, bir kadına dikte ettirmenin nasıl sonuçlar doğurduğunu anlatıyor. Bu emir tonundaki diktenin kadınları adım adım nasıl delirteceğini gösteriyor da, öyküye paralel olarak seyircileri nasıl delirtebileceği hiç hesap edilmiyor. Modern dansın ilginç bir sunumu.
|
|
29
|
|
|
|
Çanakkale Zaferi’nin anlatımı bundan daha güzel bir şekilde olamazdı diye düşünüyorum. Yeni neslin ve ilerde çocuklarımızın anlaması bakımından yerinde bir proje olmuş. Her haliyle beğeni topluyor film. Zaten bunu da ertesi gün basında genişçe yer alması ve herkes tarafından konuşulması doğru kılıyor. |
|
30
|
|
|
|
Yurtiçi ve yurtdışı ürünlerimizi numuneler ile size sunduktan sonra kabul edilen ürünleri hazırlayarak kargo ile ulaştırıyoruz. |
|
31
|
|
|
|
Okuduklarımızın bizdeki izi, yaşamımız ve yaşamımızın beynimizdeki birikimiyle doğru orantılıdır.
Bu anlamda kalıcılığın da ifadesidir bu karşılıklı alış veriş. An'ların bütün oluşturması Sanatçı ve aydınlarca yeteri derecede gözlenip , algılanmazsa önermeler noksan ve sakat olacaktır. Sanatın estetik değerleri zorunlu olarak siyasi giysinin altına girdiğinde, alt yapısını oluşturan unsurların yaşamla bağı ve bu noktadan soyutlanışı sorgulanır. |
|
32
|
|
|
|
Art İstanbul 2002 sanat organizasyonu açısından güzel bir etkinlik olarak kabul edildi. Fakat sadece güzel bir sanat organizasyonu Türk resmini dünya sanat platformuna taşımaya yetebilir mi bunu iyi değerlendirmek gerekiyor... |
|
33
|
|
|
|
İnsanoğlunun en belirgin özelliklerinden birisi doyumsuzluğudur. Aklı sayesinde diğer tüm varlıklardan ayrılan insan, yaratıkların en doyumsuzu olma konumuna da yine aklı sayesinde ulaşmıştır. |
|
34
|
|
|
|
Her şeyden önce şunu belirtmekte fayda var ki, bu program sadece bir yarışmaydı. Belli bir formatı vardı, kuralları vardı. Bu yarışmaya katılan her yarışmacı da bu formata uymak zorundaydı. Zaten kuralları bilerek yarışmaya katıldı herkes.
Yarışma KKTC’de de çok konuşuldu. Özellikle Türkan Kürşat’ın finale kadar gelmesi, herkeste ayrı bir heyecan yarattı. Beklentilerimiz hep Kürşat’ın yarışmayı kazanması yönündeydi. Ama olmadı. Üçüncülükle yetindik. Peki, bu sonuç kötü bir sonuç muydu? Asla… |
|
35
|
|
|
|
Bilinmeyen bir istasyonda, “iğrenç bir zamandayız”. Vincent ve Kornel bir tren istasyonun unutulmuş peronunda yolları kesişen iki filozof. Aslında onlar “evsiz” dediğimiz, mülkiyet ve aidiyet duygusunu çoktan aşmış insanlar. Yani, hayatta kaybedecek hiçbir şeyleri yok. Kıssadan hisse “peron filozofları” olarak iştigal ediyorlar. Hayat, algıladığımız gerçeklik, birey, toplum, kamu, demokrasi, saygı, felsefe, bilgi, rüyalar, hayaller, kader, aşk, sevgi, umut, aile, farkındalıklar üzerine konuşurlar. |
|
36
|
|
|
|
Sanatla yükselecek bu millet… Kültür ve sanat içimizdeki boşluğu bir yere kadar dolduracaktır. Devlet, tiyatroyu lüks olmaktan çıkarmalıdır. Günün yorgunluğuyla eve gelen kişi, bu yorgunluğunu bir tiyatro temsili seyrederek atabilmelidir. Ülkemizde özel tiyatrolar varsa da bunlar devlet tiyatrolarına nazaran çok pahalıdır. Bazen Trabzon’a da değişik özel tiyatrolar gelmektedir. Fakat bütçesi kısıtlı olan |
|
37
|
|
|
|
İlke Susuzlu, oyundan bir iki gün önce çok farklı bir reklam tarzı uygulayarak, izleyicileri salona çekiyor. Mağusa’nın hareketli trafik köşelerinde tüm oyuncularıyla birlikte ellerinde pankartlar, afişler ve üzerlerine giydikleri oyunun tişörtleriyle varlıklarını duyuruyorlar. Yoldan geçenler ister istemez merak ediyorlar. Tüm görevliler, yoldan geçenlere güler yüzle bakıyor ve onlara sesleniyorlar. El sallıyorlar. “Tiyatromuza buyurun” diye bağırıyorlar. Bu hareketleri benim çok hoşuma gitti. Bizde belki ilk defa yapılıyor böyle bir uygulama. |
|
38
|
|
|
|
Şiiri köklerinden koparıp, yalnızca aynı kompartımandakilerin anlayabildiği bir jargona dönüştürmek, o kişileri bir süreliğine iyi hissettirse de, yazdıklarını toplumun gönül kubbesinde "baki kalacak hoş sedaya" dönüştürmeye yetmez. |
|
39
|
|
|
|
Yıllardır Türkiye'de resim sanatı bir yere varamıyor. Uluslararası sanat platformunda adımız gözükmüyor. Yurt dışında yaşayan ve çeşitli başarılara imza atmış sanatçılarımız nedense Türkiye'de bu konuda görmemezlikten geliniyor. Aslında tüm bunların tartı |
|
40
|
|
|
|
Yakup, duymayan garip biri. Münir, aynı sokakta bakkallık yapan farklı bir kişi. Yazar, kaderin bir oyunu sonucu, bu iki insanı aynı mekânda karşılaştırıyor. Karşılaştırmaktan da öte, birbirlerini anlayan bu iki insanı dost edip sürekli sohbet etmek amacıyla bir araya getiriyor. Peki, hiç duymayan ve konuşmayan Yakup ile nasıl sohbet edecektir Münir?
Yazar, bu ikiliyi öylesine bir araya getiriyor ki aralarında adeta manevi bir bağ kuruyor. Münir, durmadan konuşuyor, anlatıyor Yakup’a. Öğrencisi gibi eğitiyor onu. Yakup hep dinliyor. Ama hiç konuşmuyor. Karşısına oturuyor ve sadece gözleriyle, yüzüyle cevap veriyor sanki: |
|