Söz Etmeye Kıyamıyorum
sadece bir kişiye değil, yüreğime sarılışlarıyla farklı duygular akıtan herkese dair.. abla, arkadaş, anne..
"O kadar çok kitap okudum ki, artık kendi kafamın içinde bile dipnotlar görüyorum." - Umberto Eco (kurgusal)"
"O kadar çok kitap okudum ki, artık kendi kafamın içinde bile dipnotlar görüyorum." - Umberto Eco (kurgusal)"
sadece bir kişiye değil, yüreğime sarılışlarıyla farklı duygular akıtan herkese dair.. abla, arkadaş, anne..
Bizim kaynaştığımızı gören Christian bira bardağını banka vurarak, "Bir bira daha", diyor. "Daha kibar olabilirsin", diyorum. Bana yanıt vermeden Murat'a dönüyor. "Demek sen şairsin ha! İnanmam, bedevilerin dilinde şiir yazacak kadar sözcük olamaz!" diyerek, kahkahayı basıyor. Bira bardağını önüne koyarken; "Kapa çeneni. Gülünç duruma düşüyorsun!" diyorum. Hırsla birayı
"bana mutluluğun resmini çizebilir misin" diyene bu papatyaları göstermek lazım, diye düşündüm...
Not: bu şiirim sevgili abim İlhami Arslantaş’a hediyemdir
Benim gözümdeki yerini bu şiirle dile getirmeye çalıştım
İyi ki tanımışım iyi ki varsın abi günümüzün ozanısın…
Teninden esip geçen esanslı rüzgarı hissedemeyen, sevginin ellerinin yumuşaklığını kendi avuçlarında hissedemeyen, baharı koklayamayan; kısacası beş duyu organına sahip tüm duyulardan yoksun duygulu Pinokyo.. Bir kalbim yok ama bir o gerçek. Gerçek ayak i
Kadın sıkarak bıraktı adamın elinde sıcaklığını. Artık adamın olmuştu sıcaklık ve gülümse. Usulca kalktı kadın banktan. Görevini yapmıştı. Sıcaklığı adamdaydı artık kadın gibi.
Taksi dev vitrinli mağazaların bulunduğu, en işlek semte geldiğinde, 'Burada kalalım..'/ dedi..'Tabi efendim..'/'Borcumuz ne kadar..'/'İki milyon iki yüz bin..'/
Çevremizdeki Yusufları gördükçe içimizdeki Yusuf'u daha iyi tanıyacağız.
Yusuf' u herkes tanırdı. Dizlerinin altı yoktu. Kimse tam olarak bilmezdi bacaklarının niye kesildiğini, niye evin de değil de sokaklar da paçavralar için de soğuk kış günlerinde yattığını da. Bir hayvana acır gibi acırdı insanlar ona. Sonra unutur
Ayakları onu otomatik olarak sahilin sonundaki duvarın ardına, ağacın altındaki kimsesiz küçük düzlüğe getirmişti. Eskiden beraber geldikleri, yan yana oturup manzarayı izledikleri küçük düzlüğe... Sakinliği buldukları yere... Artık bulamayacakları yere.
Genç adam gecenin karanlık örtüsünde ruhunun hazin yankısı çığlık kopartarak sahilde yürüyordu. Dilinde dökülen özlem ve söylemler uzaklığın kanlı deresine itilmişti. Dişinde sıkışan kırgınlıkla hayallerinin fotoğrafı karanlığı ısırmıştı.
Üç maymunculuk oynamayı çok iyi bilen bir çocuk, herkesin duymadığı sandığı şeyleri yutan hayal çağında küçük bir beden... Ve ölüm hiç tanımadığı bir yolla ulaşıyor ona, ölüm gemisi yolcularından dedesi... Kalkış saati belli değil, nerede duracağı hiç değil. Ölüm arkasında bıraktıklarıyla kabarık bir deniz gibi, dalgalar gibi, çocukluğun
elinde bir sepet çilekle çıkıp geldi güneş adam kızın yanına. tam da gözyaşlarını siliyordu kız. silmekten kızarmış burnu , ağlamaktan hafif şişmiş gözleriyle açtı kapıyı adama.
Orta yaşta olmasına rağmen hala erkeklerin başını döndürecek kadar güzel, fakat yapayalnızdı. Onurundan, kişiliğinden taviz vermeden yaşamaya kararlı bir kadının içine düştüğü yalnızlıkların her türünü yaşamıştı. Ne kadar çok erkek tanımıştı; düzeyli, düzeysiz, maskeli maskesiz...
"her geçen gün, ya herkes daha çok bana benziyor, ya da ben daha çok “hayat” oluyorum!"
Artık perdelerimi ardına kadar açıyorum ve ruhuna hayran olduğum eşsiz sokak manzaralarına ,ilk doğduğum günkü kadar yaşlı ve sevdiğimi bildiğim sürece huzurlu yaşıyorum
Eğitim alanında olsun, dinlenme saatlerinde olsun, hep yalınız ve düşünceli görünen bir asker sürekli dikkatimi çekiyordu. Memleketini özlüyordur geçer dedim. Günler geçiyor onda hiç değişiklik yoktu.
Sıcaklık hissetmeye başlamıştım artık ellerimde, donmamışta yanıyordu sanki. Sızlaması da cabasıydı. Elimdeki sepeti tutmakta zorlanıyordum. Ayaklarıma dolanan eteğimin uçları buz tutmuştu. Güya açılan küçük yolda yürüyordum ama yağan kar açılmış, yol mu bırakıyordu.
Orhan Pamuk