Komşumuz Muharrem Dayı
Savaş nedeniyle yokluğun ve kıtlığın en yoğun olduğu yıllardı. Tarım Bakanının yaş kesenin başını keserim diye bir genelgesi yayımlanmıştı
"“Tarih, üzerinde uzlaşılmış bir yalandan ibarettir.” — Napolyon Bonapart (15 Ağustos 1769)"
"“Tarih, üzerinde uzlaşılmış bir yalandan ibarettir.” — Napolyon Bonapart (15 Ağustos 1769)"
Savaş nedeniyle yokluğun ve kıtlığın en yoğun olduğu yıllardı. Tarım Bakanının yaş kesenin başını keserim diye bir genelgesi yayımlanmıştı
Orta yaşta olmasına rağmen hala erkeklerin başını döndürecek kadar güzel, fakat yapayalnızdı. Onurundan, kişiliğinden taviz vermeden yaşamaya kararlı bir kadının içine düştüğü yalnızlıkların her türünü yaşamıştı. Ne kadar çok erkek tanımıştı; düzeyli, düzeysiz, maskeli maskesiz...
Sevmek...Tanrının bize bağışladığı en yüce duygulardan bir tanesi...Yaşamımıza renk katan yegane şey. Sevmek ve sevildiğini hissetmek, hissettirmek. Sevmek... her şeyi, dünyayı, yaşamayı, insanları, kuşları, çiçekleri, denizi, suyu, herşeyi, kendimizi bir
Sabahtı, ilk ışıkların gözleri kamaştırdığı bu soğuk eylül sabahında terk edilmiş kentin sokaklarında iki kişiydik. Benim bir iki metre önümde uzun boylu bir gölgeydi yürüyen. Sadece onun hakkında bildiğim gördüğüm tek şey rüzgara karşı savurduğu...
Yaşanmış olanla yaşanabilecek olan arasında çok belirsiz bir çizgi var; işte yazarken sanırım en çok o eşiği aşabilecek olma ihtimali ürkütüyor bazen beni...
Değerli görüşlerinize sunuyorum saygılarımla.
Bu kent; her geçen gün bizi bizden uzaklaştıran bu kent, bir dilim ekmek için çalışıp didinen insanların doldurduğu, kirli,gürültülü bu lanet kent hepimizi esir ediyordu da biz farkında değildik... çocuklarımızın gözlerinde parıltılı gülücükler yoktu, gen
Genç kız sildi gözlerindeki yaşları cebinden çıkarttığı siyah kumaştan mendiliyle…İskelenin ucuna yürüdü,bir demet papatya attı denize.Aldı çantasını ve gözyaşlarını,beraber yürümeye koyuldular hiçbir yere…
Üç maymunculuk oynamayı çok iyi bilen bir çocuk, herkesin duymadığı sandığı şeyleri yutan hayal çağında küçük bir beden... Ve ölüm hiç tanımadığı bir yolla ulaşıyor ona, ölüm gemisi yolcularından dedesi... Kalkış saati belli değil, nerede duracağı hiç değil. Ölüm arkasında bıraktıklarıyla kabarık bir deniz gibi, dalgalar gibi, çocukluğun
Çevremizdeki Yusufları gördükçe içimizdeki Yusuf'u daha iyi tanıyacağız.
Yusuf' u herkes tanırdı. Dizlerinin altı yoktu. Kimse tam olarak bilmezdi bacaklarının niye kesildiğini, niye evin de değil de sokaklar da paçavralar için de soğuk kış günlerinde yattığını da. Bir hayvana acır gibi acırdı insanlar ona. Sonra unutur
Yağmurun sesi ile açtı gözlerini. “Yine yağıyor” diye düşündü, hem de hiçbir varlığın yaşayacaklarına aldırmadan ve herhangi bir rahatsızlık duymadan akıyordu.
Koca koca kirpikler,iki de bir açılıp kapanırken,şiddetli titremeler sarıyordu ufacık bedenlerini…
Taşlar benim için cinayetlerin gizli ipuçları, mutlulukların gizli yansımalarıydı. Hayatın kimselerce bilinmez sırları, tarihin tanıklarıydı... Sıradanlığın içindeki başkalıktı...Ve kemancının hatırasıydı.
...Ve Esin, gözlerinde uzun zamandır görmediği ailesini yeni bulmuş birinin pırıltısıyla onlara katıldı:’Hoş geldin anne,baba,Emre…Hepiniz hoş geldiniz.’
elinde bir sepet çilekle çıkıp geldi güneş adam kızın yanına. tam da gözyaşlarını siliyordu kız. silmekten kızarmış burnu , ağlamaktan hafif şişmiş gözleriyle açtı kapıyı adama.
Ardından, ’Uykun geldiyse,hadi geri dönelim’ dedi gözleri uykusuzluktan kapanan iri arkadaşına. Tombul solucan:‘Evet,çok uykum var.Hadi gidelim.Şu yeni gelen ailenin çaresine daha sonra bakarız artık!’ diye cevap verdi.
Meryem çevresine güzelliği ve ahlakıyla nam salmış, on sekizine yeni girmiş genç bir kızdı. Atalarının Kafkas kökenli olması ona ayrı bir zarafet ve güzellik vermişti. Çevre köylerde güzelliği ve ahlakının üstünlüğünü bilmeyen yoktu. Adeta dillere destan olmuştu.
Bu yazı yaşadıklarımdan, yazdıklarımdan, havadan, sudan okuduklarımdan kısacası yaşamdan etkilenerek yazılmıştır.
(Mart - Nisan 2002'de yayınlanan ve sonradan okuyuculardan aldığım eleştiriler doğrultusunda okuduğum \*Fahrettin Çiloğlu'nun \*Nisan adlı h
Bakın şu gelen kara buluta
Rüzgardan pelerini ve bohçasında karla
Ciçekler ızdırapta, ağaçlar yasta
Kanla karışık göz yaşı var yine havada
Bakın dalgaların öpüp öpüp kaçtığı şu kayalıklara