Kaçı Gecenin
hep bi terslik var kırıntıları toplamaya çalışıldığında izleri,hep bir terslik var damlaları yakalamaya çalışıldığında yerdeki izleri
"Kelimelerin gücüyle dünyaları değiştirin."
"Kelimelerin gücüyle dünyaları değiştirin."
hep bi terslik var kırıntıları toplamaya çalışıldığında izleri,hep bir terslik var damlaları yakalamaya çalışıldığında yerdeki izleri
Tam üç aydır, evet üç aydır işsizdi. Bir yıl önce iflas etmişti. Bir kişide ki yüklü alacağını tahsil edememiş ve bundan dolayı tıkanarak işini çevirememişti. Günlerce uykusuz kalmış, çaresizce Allaha yalvarmış ama kendisine borçlu olan kişiden bir haber bile alamamıştı.
...tüm yaşadıklarının hayal olma tehlikesini bertaraf etmek istercesine sağ elini yumruk haline getirdi. Avucunun içinde sakladığı küçük kağıt parçasını hissetmek istiyordu. Kağıt bir davetle ilgiliydi.
Kan beynime sıçradı. Tüm organlarım eksikliği saydı. Bir eksik vardı. Aradım dünyayı, ayı, evreni ve zamanı. Girmediğim kara delik yanmadığım atmosfer kalmadı kainatta. Sonra seni gördüm, tattım dudaklarının kokusunu. Yok sende değildin aradığım. Tam yüz yirmi kişi, sende dahil yüz yirmi kişi. Kimdir nedir bulamadım bir türlü.
O gün günlerden siyahtı. O gün yas günüydü. O gün ağıt günüydü. Ağıtların yakılması için sultanın bir emrini bekliyordu cellatlar. Yüzü gözükmeyen mahkumun kafasıyla gövdesini bir birinden ayırmak için sadece sultanın gözlerinin birkaç saniye kapanmasını bekliyordu cellatlar. Sultan nemli gözleriyle , buğulu bakışlarıyla mahkuma bakıyordu. Her zaman iki
Haftanın hangi gününün hangi saatinde olduğumu bilemiyordum, önemi de yoktu zaten bunun. Duvarda asılı kalmış bir takvim yaprağının Pazartesi yüzü, hep pazartesiymiş hissini veriyordu bana –ki Salı veya çarşambanın bir belirlenmişliği yokken yaşamımda böylesi bir hisse neden kapıldığımı anlayamıyordum.
Aysız bir gecede bırakıp kaçtığın düşlerimizi, Marsailles Lejyoneri bir adamın, kanlı parmaklarına ve kirli geçmişine sırtlarken,her ilmiği askla örülmüş sevdalarımızı kızlık kanınla buladın sen..
Korkunun çabası içimde, denize yansımış mehtap gibi uzanıyordu. Ve gerçekten de istediğini almıştı benden ; Beni benden. Apayrı bir insan vücudunda ruhumun derinliklerine kadar farklılaşmıştım.
AHMET ÜNAL ÇAM 'dan hikayeler - Adam, dalgın ve yorgun bir halde evine doğru yürüyordu. Bazen kendi kendine konuştuğu oluyordu; “-Rica etsem evsahibi bu ay dursa, gelecek ay...” sonra kendisine kızarak “-Sanki gelecek ay gökten para yağa
...... yaşamının en mükemmel duygusunu yaşıyordu ve kendine ölene kadar bitmeyecek sevgi dolu bir kalp vaat edilmişti,neden geri çevirecekti ki...........
Nasıl da gülerdi canı istedi mi…
En anlamlı bakışlarıyla önce ümitlendirir, ardından bir uçurumun kenarına yapayalnız bırakır giderdi. Ben çaresiz, ben yorgun, ben bıkkın bu sevdadan.
Ah bilirdi o insafsız, diri diri yanardım o böyle yaptıkça
Kendimi çok hafif hissediyorum ve garip. Saat sabahın beşi… Yaşadığım yer hiç bu kadar güzel gelmemişti bana. Bu oksijeni bu kadar temiz solmamıştım. Ne de elbiselerim bu kadar da temiz olmamıştı. Gün ışığı hiç bu kadar parlak değildi. Yoksa rüyada mıyım?
Henüz bir çocukken amcası tarafından bir genelevde çalıştırılmak zorunda bırakılmış, büyüdüğünde vurmalı çalgılardaki ustalığı sayesinde adından söz ettirmiş ve kendisini yakından tanıdığım, ama adını değiştirerek yazdığım birinin gerçek yaşamının öyküsüdür bu.
Mevsimler bir cumartesi sabahını vurduğunda, ufacık bir kene, kırmızı deri ceketli bir mor ineğin kapkara, çikolata renkli sırtında, ineğin cinselliğini emiyordu. Aynı anda gökyüzü, bir galaksiler arası çatalca ayrılmışçasına, karşıt görüşlü bulutlar tarafından birkaç parçaya bölünmüştü. Ayın 32’siydi.
Tamam ağzı laf yapar Hakkı'nın ama -zaten herkes ondan dikkat kesilmiş, ceplerindeki paranın hesabını yapmadan çayları ardı arkasına içeriyor ya; ben sadece bir tane çay içtim, çünkü biliyorum doğru değil anlattıkları.