Öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı, yetmişinde bile mesela zeytin dikeceksin. -Nâzım Hikmet |
|
||||||||||
|
İstanbul’da saat şu an gecenin üçü. Evde de değil, Avcılar sahildeyim. Çoğu şarapçının yaptığı gibi arabanın içinde olanı biteni izliyor, düşünmeye devam ediyorum. Halbuki şu an evde olmam lazım. Yapacak bir sürü işim okumam gereken bir sürü yeni kitap var. Evde niye değilim? Göğsümdeki ağrıdan, beynimdeki sancıdan, ağzını kırdığım dünyasına artık sığamıyor oluşumdan. Bu dünyaya bir beden büyük gelişimden… Beş saattir arabanın içinde hindi gibi ne yapabilirim diye düşünüyorum. Bir paket camel yellow sigarası bitti, ikinciyi açıyorum… Bir şişe gazozu (!) da bitirdim. Fena halde çişim var ve üşüdüm. Ama hissetmiyorum soğuğu. Daha çok üşürsem arabayı çalıştırıp ısınırım diye düşünüyordum ki aklıma “Kellepaça çorbası” geldi. Küçükçekmece de çorba içtiğim mekânı hatırladım. “Gideyim bari” diye içimden söylemiş olacağım “ne çorbası?” dedi. “Kellepaça çorbası” dedim. Dönüp bana baktı dudaklarını ısırarak… “Sevindin mi?” dedim. Eve gitmek ister bir edayla “Bu saatte mi?” dedi. Kendimi ve zihnimi hızlıca toplayıp nazik bir üslupla “Birer kellepaça çorbası içelim eve öyle bırakırım seni” dedim. Bu sefer gülümsedi. Hep gülümsese keşke fakat bu da her şeyi gibi kısa sürdü! Gözlerimin içine tekrar bakıp: “Senin yüzünden kilo alacağım ben ya!” dedi. “Rejiminin de kilonun da adaletinin de taa “…” senin…” dedim. Yüzüne karşı söylemedim. Onu söyleyeceğim yer belliydi. Bu yüzden içimden kendime söylendim. Üşüdüğümü tekrar hatırladım. Arabayı çalıştırıp “Kınacıya” doğru yola revan oldum. Daha sahilden çıkamadan biri el işareti yaptı. Durdum. Gece saatin üçü demiş miydim? Bakayım, demişim. Aldım. Şarapçı Bey “ne tarafa gittiğimi” merak etmiş. “Çekmece tarafına çorba içmeye gidiyorum.” dedim. “Gelebilir miyim?” dedi. “Gel anasını satayım.” dedim. Arabanın camları kapalı, kalorifer çalışıyor, abimiz biner binmez arabanın içi bildiğin Yenikapı meyhanelerine döndü. Bu kokuyu seviyorum aslında. Şimdi tek eksiğimiz arabesk bir şarkı! Onu da telefonla çözüyoruz. Açtım Youtubu Gencebay’dan; “Sevecekmiş Gibisin” şarkısını dinleye dinleye yol alıyoruz… Şarapçı Bey Kastamonuluymuş. “Neresinden” dedim, “Tosya” dedi. Hemen espriyi yapıştırdım. “Asya, Avrupa, Afrika… ve sekizinci kıtamız; “Tosya”” dedim. O kafayla esprimi hemen anladı ve “9. Kıtamız Avrasya’yı unuttun” dedi sırıtarak. Ben şok oldum! Hemen mesleğini sordum. “Emekli Polisim” dedi. İçimden, “Akıllı, biri olduğu yaptığı espriyle belli zaten! Şimdi bu abi ne insanlar görmüş neleriyle uğraşmış ne can yakıcı hikayeler duymuş ne sıkıntılar çekmiş de gecenin bu saatinde buraya kafa dağıtmaya gelmiş” diye geçirdim… Sanki içimi okumuş gibi: “Sen şimdi bir polis memurunun gecenin üçünde burada ne işi olduğunu da merak etmişsindir” dedi. “Est. ben de gazeteciyim ona bakarsanız ve 5 saattir sahilde vakit öldürüyorum, kimsenin keyfinin kahyası değiliz üstad” dedim. Gülümsedi. “Yürek yarası…” dedi içini çekerek… “Değmeyecek insanlara kul köle olduk, son tahlilde halimiz böyle” dedi. “İnsanın başına her şey geliyor, gönül işleri ise hele yapacak hiçbir şey yok” dedim. “Öyle, haklısın…” dedi yine içini çekerek. Altmış beş yaşına merdiven dayamış Şarapçı Emekli Polis Memuru abimizle aslında konuşacak, dertleşecek çok şey olduğunu biliyorum ama beynimin içi dedim ya bulaşık teli gibiydi… Zaten cennet mahallesine de gelmiştik. “Gel sana da çorba ısmarlayayım” dediysem de o E-5’te inip Merter’e doğru devam etti. Ben de çorbacının kapısına geldim. Ama arabadan aşağıya inmeye mecalim yok. Daha önce oturduğum masaya üç beş dakika kilitlenip baktım… kararımı değiştirip Beylikdüzü’ne doğru direksiyonu çevirdim gözlerim dolarak, burnumun direkleri sızlayarak… Youtuba tekrar girip bu sefer Müslüm Baba’dan: “ … Seni ben kendime kader sanmıştım Uğruna her şeyi göze almıştım Yüreğin taştanmış çok geç anladım Bir yudum aşk bile değmezmiş sana Değmezmiş sana Çektiğim çileler değmezmiş sana” şarkısı eşliğinde yavaş yavaş göz pınarlarımda kalan son damlaları da koltuğa boşaltıp yola devam ettim. Eve yaklaşınca camları açıp içeriyi havalandırdım. Şarkı da bitmişti zaten. Gülümsedim. Tekrar düşünüp sustum. Canım çorba değil, şimdi kahve çekti. Kahvemi yapıp bilgisayarımın başına geçip kendim için birşeyler yazayım istedim… Ah! Ne diyordum… Diyordum ki içlenip ağlasak da zırlayıp g.tümüzü çalıya da sürtsek hiçbir insanın yapısını filan değiştiremeyiz biz faniler… Keşke hiç büyümeseydik, keşke hiç sevmeseydik, keşke aşk nedir hiç bilmeseydik… İnsanlar çok acımasız! Çok kibirli! Çok bencil! Kırk iki yıllık bir bedene yüz kırk iki yıllık bir ruhu reva görenleri Allah’a havale ediyorum. Bize bunu reva gören tüm zevatın iki cihanda yüzü gülmesin, huzur da bulamasın! Kalın sağlıcakla…
İzEdebiyat yazarı olarak seçeceğiniz yazıları kendi kişisel kütüphanenizde sergileyebilirsiniz. Kendi kütüphanenizi oluşturmak için burayı tıklayın.
|
|
| Şiir | Öykü | Roman | Deneme | Eleştiri | İnceleme | Bilimsel | Yazarlar | Babıali Kütüphanesi | Yazar Kütüphaneleri | Yaratıcı Yazarlık | Katılım | İletişim | Yasallık | Saklılık & Gizlilik | Yayın İlkeleri | İzEdebiyat? | SSS | Künye | Üye Girişi | |
Book Cover Zone
Premade Book Covers
İzEdebiyat bir İzlenim Yapım sitesidir. © İzlenim
Yapım, 2024 | © Yûşa Irmak, 2024
İzEdebiyat'da yayınlanan bütün yazılar, telif hakları yasalarınca korunmaktadır. Tümü yazarlarının ya da telif hakkı sahiplerinin izniyle sitemizde yer almaktadır. Yazarların ya da telif hakkı sahiplerinin izni olmaksızın sitede yer alan metinlerin -kısa alıntı ve tanıtımlar dışında- herhangi bir biçimde basılması/yayınlanması kesinlikle yasaktır. Ayrıntılı bilgi icin Yasallık bölümüne bkz. |