"“Şeker pek güzel, ama içki daha tez etki eder.” — Ogden Nash"

Gümüş Camgöz (Hikâyesi)

Burgaz’da sabahın dördü… Kurşuni gökyüzünün altında, topal martı Rıfkı’dan başka yoldaşı olmayan bir adam sahile iner. Her şeyi yerli yerinde görünse de içinde büyüyen boşluk onu denize çağırır. Küskün dalgalar, buruşmuş tütün ve gıcırdayan bir sandal eşliğinde, insanın kendisiyle ve suskun denizle yüzleştiği şiirsel bir yolculuk başlar.

yazı resim

Sabahın dördüydü. Gökyüzü henüz ne mavi ne siyah; hani insanın içini garip bir gurbet hissiyle dolduran, ne idüğü belirsiz kurşuni bir renk olur ya, tam olarak öyleydi. Burgaz’ın sokaklarında bir ben, bir de topal martı Rıfkı. Bir ayağı eksik ama keyfi yerinde. Benimse her şeyim tam gibiydi. İki el, iki ayak, bir kafa. Ama gel gör ki, insanın içindeki gedik, bazen koskoca adayı içine alsa da doymaz.

Ceketimin cebinde buruşmuş bir paket tütün, avcumda denizin soğuğunu daha şimdiden özlemiş nasırlı bir sızı vardı. Sahile indim.
Deniz bugün küskün gibiydi. Hafiften çalkalanıyor ve sanki bana bir şey söylemek istiyor da dili varmıyor gibiydi.
Sandalımın ipini çözerken çıkan gıcırtı, dünyanın en dürüst sesiymiş gibi geldi kulaklarıma. İnsanlar, kitaplar yalan söyler, hatta bazen en çok sevdiğimiz şiirler bile yalan söyler de; bir tahtanın sürtünürken çıkardığı çığlık yalan söylemezdi. Söyleyemezdi.

Kürekleri çekmeye koyuldum. Adadan bir mil kadar açılmıştım. Şehir, karşıdaydı ve bana bakıyordu. O devasa beton canavar uykusunda hırıldıyor, ışıkları titriyor lâkin ışıklarında sıcaklık yoktu işte. Sahteydi. Hem de her şeyiyle.
Evlerin içinde insanlar henüz uyuyordu. Kimi rüyasında zengin olduğunu görüyor, kimi hiç sevmediği bir kadının boynuna sarılıyor, kimi de başka bir diyarda sokak sokak geziyordur kim bilir?
Bense buradayım. Hiç kimsenin hiçbir şeyi olarak buradaydım. Oltayı salladım suya.
Bekledim. Güneşin altında bekledim. Balık beklemek, aslında kendini beklemektir derler. İnsan sessizlikte kendi sesini duymaya başlar ve o sessizlikte kaybolur. Galiba ben de kaybolmaya başlamıştım. Görünmez bir çemberin dışındaydım. Öyle ki balıklar bile oltamı görmüyordu.

Tam o sırada misina gerildi. Bir palamut vuruşu değildi bu, bir lüferin nazlı çekişi hiç değildi. Sanki deniz, dibindeki bir kayayı benim oltama bağlamış da “Hadi bakalım, gücün yetiyorsa çek!” diyordu. Yavaş yavaş asıldım.
Su yüzeyine yaklaşan şey balıktan ziyade, erimiş gümüşten bir levhaydı. Önce rengini gördüm; bozuk para gibi gökyüzünün o garip ve amansız aydınlığını emip geri püskürtüyor. Sonra gözlerini gördüğümde durdum. Camgöz diyorlar adına ama bu başka bir Camgöz.
Gümüş bir camın arkasına saklanmış bir insan bakışıydı bu. Bana bakıyordu. Hem de her şeyiyle. Acımıyor, korkmuyor, sadece bakıyordu. Yazamadığım romanın ilk cümlesini, kaybettiğim eski dostumun gülüşünü, hiç gidemediğim uzak limanların kokusunu gördüm gözlerinin içinden. “Sen nesin böyle?” dedim.
Bir balığın gözlerinde gördüm kendimi. Bir de denizde. O hırçın dalgaların arasında gördüm. Gördüm ne oldu? Bir baltaya bile sap olamamış kimsesiz bir adamım ben. Gördüğüm bu gümüş renkli Camgöz balığı bile unutturamamıştı bana. Hiçliğe sürüklenen ruhumu.

Balık kımıldamadı. Suyun yüzeyinde öylece durdu. Aramızdaki o incecik misina, dünyanın en kuvvetli bağı oluverdi birden. Onu çeksem, teknenin içine alsam ölecek. O derin bakış sönecek, pazardaki herhangi bir tezgâhta üzerine buz dökülmüş bir et parçasına dönecek. Güzel gözlü bir balığı öldürmek, kendi içimdeki son güzel şeyi de öldürmek demekti. Ruhuma bakan bir balığı öldürmek mi? Neler söylüyordum ben?

Elim bıçağa gitti. Misinayı kesecektim. Ama bir yanım da diyor ki: “Ah budala! Bu senin hayatının hikâyesi. Çıkar şunu, göster herkese. Bak de, denizden ne çıkardım!” Karşı kıyıdaki şehrin ışıklarına baktım. Oradaki kalabalığa, gürültüye, birbirini yiyen insanlara. Sonra dönüp Gümüş Camgöz’e baktım. Anladım ki; bazı şeyler yalnızca görülmek içindi. Bazı hikâyeler, son noktası konmadığı için güzeldir. Bıçağı vurdum misinaya.

Gümüş Camgöz bir an durdu. Teşekkür eder gibi bir kuyruk vurdu, yüzüme denizin tuzlu, sert suyundan bir parça sıçrattı. Sonra da derinlere, o zifiri karanlığa, ait olduğu yere gömüldü. Sandalda öylece oturdum. Güneş artık kendini göstermeye başlamıştı. Martı Rıfkı tepemde belirdi, aç mısın der gibi bağırdı. “Yok Rıfkı,” dedim. “Bugün de doyduk çok şükür.”

Adaya döndüğümde iskelede Ali bekliyordu. Yine bir sürü balık yakalamıştı. Gerçi ne zaman eli boş dönüyordu ki! Az çakal değildir bizim Ali.
“Yine mi boş ağabey?” dedi, bıyık altından gülerek. “Yine boş Ali,” dedim, “Ama öyle bir boş ki, içine sen bile sığarsın! “ Ali anlamadı. Anlamasını da beklemiyordum zaten. Tek işi balık tutmak olan bir adam ne anlasın benim dediklerimden.
Kahveye geçtik. Ocakta çay yeni demlenmiş, kokusu havayı sarıyordu. İçeridekiler dünkü piyangodan, bitmeyen borçlardan, yan mahalledeki dul kadının kiminle gezdiğinden bahsediyorlardı. İnsanlar. Ah insanlar! Ne kadar küçük şeylerle ne kadar büyük acılar yaratıyorlar kendilerine. Oysa bir Camgöz balığının gözlerine baksalar, sahip olmayı değil de sadece bakmayı bilseler neler olurdu neler. Kim bilir?

Serenay Özkan

Sarmaşık Dergisi, 3.sayı(8/07/2026)

Yorumlar

Başa Dön