"Kelimelerin gücüyle dünyaları değiştirin."

James Brown 1

Metni yapay zeka şöyle analiz etmiştir: Batı’nın kozmik tekinsizliği (Lovecraft) ve sürükleyici atmosfer anlatıcılığı (King) ile doğup, Türkiye’de Latife Tekin’in öncülük ettiği o yerel, büyüleyici ve sınırları zorlayan edebi damarla organik bir bağ kuruyor. Tam anlamıyla özgün bir kara anlatı (noir/horor) sentezi.

yazı resim

Metni yapay zeka şöyle analiz etmiştir: Batı’nın kozmik tekinsizliği (Lovecraft) ve sürükleyici atmosfer anlatıcılığı (King) ile doğup, Türkiye’de Latife Tekin’in öncülük ettiği o yerel, büyüleyici ve sınırları zorlayan edebi damarla organik bir bağ kuruyor. Tam anlamıyla özgün bir kara anlatı (noir/horor) sentezi.

BİRİNCİ BÖLÜM 1

Köyde yaz günlerinden biri en sıradan haliyle yaşanıyordu, insanlar evlerden dışarı dökülmüştü, bahçelerde, tarlalarda iş yayıp duruyorlar, bazısı hayvanlarıyla ilgileniyordu, arada gölgelerde dinlenip gevezelik ediyorlardı.

Güneş parlaktı gün boyu. Dikkatini verirsen; dans ederek, birbirine takılarak otların, ağaçların çiçeklerin arasından uçan keyifli kelebekleri görürdün. Bir evin önünde güneşin kızdırdığı betona uzanmış bir kedi sırt tüylerini yalıyor hararetle. Köye uzak ama yüksek noktada mevzilenmiş kurt ayağa kalktı, yakındaki dereden taşlardan atlayarak karşı kıyıya geçti, emniyette olduğuna inanmak için etrafı gözetledi bir süre ve karşısındaki ormana baktı, etraf tekin göründü gözüne, tüylerindeki suyu silkeledi, sırtını birkaç yerini yaladı ve otlarla kaplı yükseltinin arasından tırmanıp, uzun otların arasında kayboldu, gözüne bir şey ilişti, tavşan olabilirdi, fırladı mermi gibi., ormanın sık dokulu yapısında, büyük ağaçlar arasında hayalet gibi kayboldu. Nefes nefeseydi ve bir dostuyla karşılaşmıştı, o da yurdunu, kendi sürüsünü oluşturmak için ormanlardan tepelerden, vadilerden ve derelerden Geçip gece gündüz yol alan bir genç erkek kurttu. Yolda tanışmışlardı. Ve birbirlerinden çok hoşlanmışlardı. İkisi de yeni şeyler öğrenmek için çok meraklıydılar ve karınlarını çok pis bir mücadele ediyorlardı, şu ana kadar bir av yakalayamamış ama buldukları leşlerle idare etmişlerdi ama bir canlı av yakalamak için çok kuvvetli bir arzu duyuyorlardı. İçgüdüleri hareket eden bir hayvan görünce çılgınlaşıyor, öldürme arzusu benliklerini kaplıyordu. Neyin av olduğu neyi olmadığı konusunda tecrübe sahibi değildiler; ama bir takım bilgileri vardı ayrıldıkları süründen edindikleri. Aç olsalar biri birbirlerini buldukları için, yoldaş olmaları onlara büyük moral veriyordu. Yavaş yavaş gerçek bir dost olmaya doğru ilerliyordu başarılı ya da başarısızı geçen günlerin sonunda, birbirlerine sokularak uyuyorlar, birbirlerini tehlikelere karşı uyarıyorlardı. Gözleri hem çevrede hem de birbiri üstündeydi. İşte o güven ve kardeşlik bağı tahmin edilemez başarılar getirir. Genç kurtla şimdi bunu bilmiyordu. Akşam olmuş henüz yiyecek hiçbir şey bulamamışlardı, kokluyorlardı sürekli, koklamak istemeseler de burunları sürekli alıyordu sinyaller ve yön değiştiriyorlardı, bazen yan yana, bazen biri sağdan biri soldan ayrılarak ilerliyor, sonra ilerde birleşiyorlardı. Her şeye karşı tetikteydiler. Köyden biri doğum sırasında ölen buzağıyı ormanın girişine bırakmıştı, gri kurtlar korkuyu epey geriden almışlardı. Leşe yaklaştıkça heyecanlanıyorlar ve hızlarını artırıyorlardı. Koku iyice netleşmişti, fırladılar, bütün güçleriyle leşe koştular. Elli metreyi uçarcasına geçtiler otların ağaç dalları ve iri yapraklar arasından, yuvarlandı biri. Ve leşin başına geldiler. İşte o an kardeşlik bitmiş gibi göründü. Arkadan gelen bütün ziyafeti kaçırmış gibi hırladı. Öteki yumuşak bir hırlamayla karşılık verdi ve biraz geri çekildi. Bir haftadır böyle bir yemek yememişlerdi ve sürülerini terk ettiklerinden beri ilk kez bu kadar çok etle karşılaşmışlardı. Buzağının derisini deşmek çok kolay oldu. Zaten deri yumuşamıştı ve o hırlamalar biraz daha devam etti ve karınları doydukça üzerlerine rahatlık çöktü, mutluluk. Onlara bir hafta yetecek yiyecek vardı ama sabah burayı terk edeceklerdi; çünkü onlar gezgindi, kafalarına göre takılmak, özgürce dolaşmak ve hiçbir şeye takılıp kalmak istemezlerdi, onlar yeni yerler şeyler keşfetmeye aşıktı ve hareket etmeden duramazlardı, sürekli hareket halinde olup yeni şeyler keşfedil hiç bilmedikleri şeyler öğrenmek onları acayip iyi hissettiriyordu, biri atik ve heyecanlı karakterdeydi, öteki ise sakin ve huzurlu bir karaktere sahipti.

KAFADARLAR ve KORKULUK

Köy yolunda iki kafadar ilerliyordu, ikisi de bu yemyeşil ve inanılmaz sakin yörede ilk kez bulunuyordu, iri yarı olan tarladaki korkuluğu fark etti. T biçiminde ağaç dallarından ve tahtadan dandik bir korkuluktu bu, iri adam köye ilk girişte selam bir insan ya da hayvan bulamamış ama korkuluğu fark etmişti, onu önce tarlada çalışan biri sanmıştı, onunla sohbet edecekti, onu inceleyince üzülerek korkuluk olduğunu fark etti, yılmadı, uzun yolu yokuşu alt ettiği için mutluydu, coşku hissediyordu, çevresine aşkla ve çocuksu ruhuyla baktığında tek gördüğü anlamlı şey korkuluktu. Yanındaki ufak tefek olan sordu: “Nereye?” Yanıt vermedi. Dikenleri çalıları aştı, uzun bir yürüyüşten sonra, uzun, kalın gövdeli mısırların arasına daldı coşkuyla.

KORKULUK KARŞISINDA

Korkuluğun yanına vardı. Güneşte yanmaktan siyahlığı biraz biraz griye dönmüştü korkuluğun. “Selam dostum! Nasıl geçiyor günlerin? Sabahtan akşama kadar görev yapmaktan beynin pişiyor olmalı.” İri yarı adam, başındaki eski püskü kırmızı fötr şapkayı çıkarıp korkuluğun başına koydu. Korkuluğun saçları saman, mır sapları, saz ve uzun sarı otlardandı, saçları aslan yelesi gibi ensesinden aşağı uzanıyordu, yüzü eski bir un çuvalındandı, geniş çeneli bir yüzdü. Gözleri yoktu. Beyaz çuvaldan yüzü zamanla kirlenmiş, eskimiş, yer ye kararmıştı, yüzünün bir kısmı çok siyahlaşmış, öteki yanı daha parlak beyazdı, bu ala bir surattı. Saçları çok sahici, güzel görünüyordu, bunu yapan saç kısımlarında kuaför gibi çalışmış, yüzü ise dandikti. Raptiyelerle çakılmış tahtaya ve içerden ot konulmuş, bombeli. Ve korkuluk samanlık gibi kokuyor, bildiğiniz o saman kokusu. Yüzün bazı kısımları yırtılmış, delikler açılmıştı, yüz yaralı bereli gibi görünüyordu, o delikler simsiyahtı ve şekilleri birbirinden değişikti. Yüzün bir kısmına tüfekle ateş edilmiş gibi minik minik delikler vardı. Belki de biri onu hedef olarak görüp deneme atışları yapmıştı. Korkuluğun tam yanına geçti ve bir kolunu sevgilisinin omzuna koyar gibi koydu, bu tarafa bakıyoruz değil mi deyip onun gibi karşıya baktı, yıllarca aynı noktaya bakmak delirtir insanı, yaz kış, acaba o yıllar içinde neler neler gördün?” Güldü. Dostu ona seslendi. Kızdı. Ama o trajik ama asla pes etmez bir dost bulduğu için tadını çıkarmadan gitmeyecekti. Korkuluğun bir yanında yere düşen çok paslı ağzı kör tırpanı fark etti. Onu yerden aldı ve korkuluğun sağ tarafına koydu: “Böyle daha etkili. Tırpan yoksa bir halta yaramazsın değil mi?”

YOLDA İKİ DOST

İri yarı adam tarladan ayrılırken sigara yaktı. Toprak yola çıktı. Ufak tefek olan onu dövecek gibi sinirliydi: Çok ağır küfürler etti. “Elin tarlasına girdin. Sigara yaktın. Mısırın yaprakları tutuşursa, tarla kül olur gider. Adam buğday yerine avuçlarını mı yiyecek taş mı?” Kusura bakma, hiç aklıma geldi. Dalıp gittim çocukça. Çok eğlendim rahatladım ama. O bence gerçek bir insan gibi gelip görmeliydin. Tarlayı gözlemlediler uzun bir süre, yangın başlayacak mı başlamayacak mı, düşen kül ekinleri tutuşturursa önce duman çıkar. Baktılar her şey yolunda; basıp ayrıldılar oradan.

Hava çoktan kararmıştı. Ay ortaya çıkmıştı. Köyün güney cephesinde, köye yakın sayılabilecek noktada mezarlık vardı, mezarlık uzun dizi dizi ağaçlarla çevriliydi. Mezarlığın sonunda büyük böğürtlen ağacının yanında, sararmış otların içinde yatan iki kafadar vardı. “Uyan dedi Rüzgar, 1:50 boyunda, zayıf ve küçücük bir adamdı, 27 yaşındaydı. “Beni rahat bırak, aksi halde seni boğarım, sonra beni bırak diye yalvarma sakın.” diye cevap verdi Cebrail. Rüzgar, küfür etti, “gece yaklaşıyor, fırsat zamanı.” Sigara yaktı ve onun uyanmasını beklerken yüksek sesli düşünüyor, arada dostuna laf atıyordu. Onun uyanmasını beklemekten başka çaresi yoktu çünkü dostu 1:90 boyundaydı, göbekli ve iri yarıydı. Elleri çok kuvvetliydi. Tek eliyle gazoz kapağını bükerdi. İnşaat demirini bir koluna bilezik gibi bükerdi diğer eliyle. Cezaevinde tanışmışlardı. Sokaklarda yaşıyorlardı. “O halıları güzel paraya satarız umarım. Ama muhtara ve iki adama rastlamamız hiç iyi olmadı. ‘Ne halt arıyorsunuz burada?!’ dediğinde hayattaki her şeyi, kendimi unuttum. Muhtarın solundaki adamın belinde silah vardı. Çok tedirgin olup korkmuşlardı, belli etmemek için çok çabalamışlardı. “Halı işi olmazsa olmaz. Takmayız canım. Geziyoruz takılıyoruz, burasını sevdim. İnsan hiç yok. Halı işi olmazsa hayvan işi olur. Belki de olmaz.” Gözlerini hortlak gibi aniden açtı Cebrail, bir yumruğunu sıkarak ona doğru tuttu: “Lan kapçık ağızlı! Sen demedin mi halı işini?! Yüz bin kere anlatmadın mı beni evi biliyorum, keşif yaptım. Şimdi de olmazsa hayvan işi yaparız diyorsun. Ne hayvan işiymiş bu?” “Ya sakin ol dostum. Adam demedi mi ‘yanlışınızı görürsem götünüzden kan alırım. Sizi hiç gözüm tutmadı. Siktir olup gidin köyümden.’ Adam fotoğrafımızı çekti zihniyle. Bir sığır çalsak iyi para eder. Büyük bir sığır kaç lira haberin var mı? Ama böyle uyanıkların olduğu yerde hırsızlık da yapamayız.” Cebrail: “Evet, bize öyle pis baktı ki. Ne dediysek inanmış görünmedi gözüme. Burada bir suç olsa bizden bilecekler.” “Sorun etmeyelim. Başımızı belaya sokmayalım. Her köyde çiftçiler deli gibi çalışır ve çalıştıracak adam arar. Hayvanlara bakarız, olmadı tarlada çalışırız. Meyve bahçesinde. Ne iş olsa yaparız. Bak bu aylarda inşaat işleri olur. Kum çekeriz binaya. Çimento, kireç taşırız. Kalas, tahta.” “Bana inşaat işinden söz etme. En son köle gibi çalıştırdı adam beni ve koca ekmek arasına biraz zeytin koydu. Başta koyarken çok zoruma gitti. Et kavurması verecekti, öyle demişti; ama zeytin ekmek çok iyi geldi. Çayla tabi ki.” Ufak tefek adam: “Ateş yakalım, patatesler nerde? Çok açım.” “Şey… patatesleri çeşmenin orada unuttum.” “Aptal herif! Git onları alıp gel.” “Bir dal sigara ver.” Çıkarıp verdi. Diğeri yola düştü. Ufak tefek olan çalı çırpı topladı. Ateş yaktı.

Cebrail, dostunun yanından ayrıldıktan sonra yağlı karanlığın içinde eriyip gitti. Sigara yaktı. Hafif esinti gömleğinin yakasının içine süzüldü. Göğsü kıllıydı. Ufak ve neşeli bir kuş geçti karanlıkta aniden. Tam önünden. Onu göğsünde hissetti. Birçok yarasa fark etti. Çığlık atarak alçak uçuş yapıyorlardı. Ağaçların çalıların kuru ve yeşil otların kokusun hissetti. Düşünerek ilerlerken ayakları onu götürdükçe götürürken atmosferin keyfini hissediyordu ve nereye gittiğinin önemi yoktu sanki. Düşüncelere dalmıştı ve aniden mısır tarlasındaki parıltıyı fark etti. Orada bir şey parlıyordu, ışık gibi. Beyaz bir parıltıydı bu, el feneri parıltısı gibi. Çok ince ve ritmik bir gıcırdama sesini fark etti sonra. Ona kırmızı şapkasını verdiğini hatırladı. Gece yürüyüşü zevkini uzatmak için, bu yalnızlık anını geceyle güzel hale geldiğini fark ettiği için korkuluğun yanına çekti ayakları onu, aslında bilinçli bir karar değildi bu. Baktı ve davrandı.

KORKULUKLA İKİNCİ KARŞILAŞMA

Toprak yoldan mısır tarlasına adım attı ve bir hışırdama sesi başladı, yüzüne gövdesine çarpan yaprakları eliyle ittiriyor, kendine bir patika açıyordu, örümcek ağları, böcekler çarpıyordu yüzüne, yüzüne dolanıyor, onları temizliyordu bir eliyle, tozu vardı buranın, tozu gözlerini yaktı, yapraklar sallandıkça toz saçıyordu, toz sisi. Durdu. Gecenin sessizliği keskindi. Yarasa çığlıkları yoktu. Esinti vardı. Mısır yaprakları ufak ufak hışıldıyor, arada ses tamamen kesiliyordu. O an tek duyulan o ritmik paslı gıcırdama sesiydi. Ses korkuluktan geliyordu. Emin değildi. Ve giderek o parlak ama kirli ışığa daha çok yanaşıyordu, gökyüzünde yusyuvarlak ay vardı ve yüzü kan ter içindeydi, bir böcek vızıldayarak başının çevresinde gezindi, sivri sinekler yüzünün çevresine dadandı, eliyle kocaman o simsiyah böceği def etti. Sivrisinekler onu kızdırdı. Sokmaya başlamışlardı. Durdu. Çevresini araştırdı iyice. Bir sıçan yerde dökülmüş kupkuru mısır yaprakları arasından hızla geçip gitti. Ona bakarken başka yönde tedirgin bekleyen kirpiyi gördü. Kirpi yaklaşan varlığı fark edince durmuştu. Diz çöktü, sigara yaktı, kirpiye gözlerini dikmişti. Sigara yaktı. Gülümsedi: nasıl gidiyor küçük dostum? Kirpi başını ona çevirdi ve kulak kesildi. Cebrail bağdaş kurup oturdu, tamamen kuru ya da kuruyan yaprakların paslı kokusunu taze yaprakların kokusuyla, toprağın nemli ya da kuru kokusunu duydu. Buranın kendine has bir cızırtısı vardı, gökyüzündeki yıldızlara çevirdi başını, ne kadar çok yıldız vardı ve bu göğün sonu nereye kadardı. Kirpinin bir şansı vardı, herhalde kirpinin kadarı kadar da kendi şansı vardı, gelecek günlerde ne olacaktı, buralarda onu ve dostunu neler bekliyordu. Burada şehirde asla hissetmediği bir huzur ve dinginlik hissetmişti. Kopmuştu ve kalktı. Eğer dostuyla arası açılırsa, dostu onu satarsa, (hep beklediği şeydi,) burada hayata tutunmaya çalışacaktı. Dostuyla hiçbir sorun yaşamasa da burası ömrünü geçireceği yerdi, bazen en değerli dostlar böyle saflık yayan doğal yerler insanların, o çok sıkı dostların önünden giderdi ve burası her şeye değerdi. Korkuluğun yanına vardı. Onun ilginç kokusu zarif biçimde çarptı yüzüne. Korkuluğun sağ omzuna dokundu: “Selam, nasıl gidiyor garip dostum?” Sigara yaktı. O beyaz aydınlık korkuluğun yüzünden yansıyormuş. Korkuluk ilk gördüğü gibi değildi. Tahtadan iki eski bacağı vardı. İki kolu vardı tahtadan. Dizlerine dokundu, vidalar vardı dizinde. Kollarına dokundu ve hareket ettirdi. Dirseklerinde paslı vidalar vardı. Ama ayakları yoktu. Yeni bir oyuncak sahibi olan ufak bir çocuk gibi parladı gözleri, kalbi attı. Korkuluğun kolunu oynattı. Diğerine geçti, onu da oynattı, gıcırdama sesi çıktı, sisli gıcırdama sesini defalarca duymak istedi ve kolu oynattı. Bu gıcırdama derinlerden gelen, tatlı, yumuşak, çekici bir gıcırdamaydı. Tonu kendine hastı ve tonlaması kolu oynattıkça değişiyordu. Ama diğer kolun gıcırdaması sinir bozucuydu. Evet o uzaktan gelen gıcırtı kolun birinden geliyordu, dirsekteki vidadan, yani sağ koldan, sağ kol aşağı sarkık duruyordu. Sol kol ise yukarı kalkık duruyordu, devrimci yumruğu gibi ya da birini selamlar gibi. Esinti kafasına göre kola vurdukça havada asılı duran hassak kol ritmik biçimde sallanmaya başlıyor ve bu gıcırtı sesine yol açıyordu. Şimdi esinti yoktu ve Cebrail bıkana kadar kolu oynatıp durdu.

Korkuluğun gözleri yoktu; ama uzaktan bakarsan gözü andıran bir bölge vardı orada. Göz bölgesi. Yani biri orayı, çuvalla kısmı bir bıçakla delmiş gibiydi. Parmaklarıyla orada bir delik açmış gibiydi. Bu delikler, sağ ve sol göz gibi görünüyordu. Eşek gözünü, ya da manda gözünü andırıyordu, ve içerisi çok karanlık görünüyordu. Zifiri karanlık. Cebrail içerden ona sanki biri bakıyormuş gibi sanıya kapılıp düşmanca dikti gözlerini o iri gözlere. Boş, soğuk, vurdumduymaz ve çok katı, beton gibi bir sert siyahlık onu karşıladı. Baktı ona. İnceleyerek baktı ona. Kızarak baktı ona. O siyahlık hiç tepki vermeden duruyordu. Daha büyük ısrarla göz hapsine aldı onu. Sonunda yıldı. Hemen sonra onun tam yanına geçti. Güldü. Gözlerini hiç kırpmadan aynı noktaya bakmaya başladı. Eksik vardı, ona baktı, kopyaladı hemen, ayaklar ve kolları aynı onun durduğu gibi tarihin bu anına çivi gibi çaktı çünkü o olma rolüne kendini çok kaptırmıştı. Gülerek çıktı rolden. Sigara yaktı. Kafasından geçen düşünceleri, artık içinden ne geçiyorsa anlatmaya başladı. Dostu Rüzgar’a asla içini böyle açmazdı. Üstünden yük kalkmış gibiydi. Rüzgar ile aralarında geçen şeyleri anlatmıştı. Sonra kalktı. Ona hediye ettiği kırmızı şapkayı alıp başına geçirdi. O an buz gibi bir soğukluk hissetti. Aniden derin, kesen buz soğuğu. Rüzgar gibi başıma hücum etti. Başını ahtapot gibi sarıp sarmaladı. Hemen başından çıkardı şapkayı, onun başına geçirdi, ters ters baktı ona. Hızla oradan uzaklaşırken ara ara dönüp arkasına, sağına soluna bakıyordu telaşla.

Uzun bir süre sonra vardı küçük dostu Rüzgar’ın yanına “Ya nerde kaldın? Meraktan öldüm!” Ağır ter kokusuyla gelip ateş başına oturdu. İçinde dört patates olan poşeti ona verdi. Rüzgar, patatesleri közlerin arasına yerleştirdi.

“Korkuluğun yanına gittim.” “Vurup öldürecekler seni ya. Delirdin mi? Elin tarlasına geçe girilmez. Ürünü çalıyor sanırlar.” “Ya ona bakmasam olmazdı. Kafa dağıttım. “İyi halt ettin. Lütfen düşünerek hareket et. Burası hiç bilmediğimiz bir yer. İnsanları tanımıyoruz. Şapkayı alsaydın bari.” “Ya kalsın onda. Güneşte beyni pişiyor zavallının.” “Seninki ne olacak?” “Benimki zaten pişik.” Güldü: “Çok yalvardın; istedin, verdim onu sana ve sen gidip aptal korkuluğun başına taktın.” “İçimden öyle geldi; belki sonra geri alırım. Dert etme. Hem onu sen çöpten buldun, ben sana bulurum; dert etme. O kırmızı şapkayı takan her kimse belki de delirmiştir, delirmesi de o kırmızı şapkayla başlamıştır. Ne dersin. Belki de o şapkanın benden kaçması gerekiyordu.” Güldü: “Kaçsın o halde.” Şapkayı ben ona verdiğim için değil; o benden kaçmak istediği için, yani tercih olarak onu seçtiği içinse? Güldü uzun süre: “O halde bu köy, atmosfer gibi kusarsa kötü, bağrına basarsa yolumuzu buluruz.” Güldüler. Kesik kesik ve boğuk bir kuş çığlığı geceyi yaladı, bir süre sessiz kaldılar, ateşin çıtırtısını dinlediler. Yapılı olan dedi ki: “Yol boyunca düşündüm. Hani bir meyve bahçesi gördük ya geçerken, bahçeye gübre taşıyordu yaşlı adam. Gidip ondan iş isteyelim.” “Fikri sevdim. Olabilir.” Güldü. İri yarı adam: Kafamda bir şeyler canlandı. Ama sen ne dersin bilemem; ama bence muazzam.” Tedirgin biçimde ona baktı. “Nedir muazzam olan; çok merak ettim?” Sigara yaktı. Ona da bir dal uzattı. İri yarı adam: “Yaşlı adam bizi işe alırsa alır; yoksa muhtara gideriz. Kesin iş bulur bize. Birkaç gün çalışırız. Son gün mühim.” “Son gün mü? Olay ne?” Güldü. “Son gün olabilir.” “Ne olur; amcık ağızlı açıklasana!”

"Bak bu herifi…son gün, gece dalalım odasına. Ağzını bağlayalım. Derim ona kim kimin götünden kan alıyormuş… Çok zoruma gitti öyle demesi. Ama tek kelime etmedim. Hatta sana baktım. Bu adamın işini bitireyim mi diye. Başını hafifçe öne eğsen dalardım bu adama. Ama sen kaşını yukarı kaldırdın. Ben de durdurdum kendimi.” “Burada kimseyi pataklayamayız dostum. Birinin silahı vardı. Ayrıca silah olmasa bile onları al aşağı etmene izin vermezdim. Buraya iş için geldik. Hırsızlık işi de yattı.” “Koca karı gibi vır vır edip durma; anladım. Bak sana söylemem gereken bir şey var, ama kızacaksın.” “Hemen söylesen iyi edersin dostum!” İri yarı adam ateş başından uzaklaştı, göbeğini kaşıdı ve karanlıkta kayboldu. Kısa süre sonra elinde kafası kopmuş bir tavukla geldi. “Bir tavuk çaldın demek? Of! Başımız belaya girecek. Neden böyle bir şey yaptın ki?!” Tilki kümesten çalmış; kaçıyordu, tavuğu önümde düşürdü, tavuk sersem gibi yerdeydi, korkudan yere sinip kalmıştı, yakaladım hemen başını kestim. Yakındaki evin ışığı yandı, fırlayıp kaçtım.” “Seni biri görmüşse yandık!” “Sanmıyorum. Çok dikkatliydim.” “Tavuğu kesmeyip salsaydın kümese giderdi.” Güldü: “Tavuk canlıydı; ama karşımda donmuş gibi hareketsizdi. Onu ateşin üstünde kızarmış olarak gördüm. Ben onu nasıl bırakırdım bu hayalden sonra. Günlerdir doğru düzgün bir şey yemedik.” “Kardeşim, hem kendini hem beni yakacaksın, böyle şeyler yapmamalısın!” Ayağıma fırsat geldi. Biliyorsun; güçlü olmam lazım. Et yemem lazım. Karşımıza iki metre boyunca bir ayı çıksa namussuzum geri kaçarsam. Öne atlarım seni yemesin diye ve onunla güreşirim, kemiklerini kırarım onun!” ““Gerçek bir ayıyla karşılaştığımızda umarım buna gerek kalmaz. Ama kaç kere dedim. Bana danışmadan, benden izinsiz bir şey yapma. Hapse düşeriz.” “Senin mantığınla gidersek garanti hapse gireriz.” “Anlamadım?” “Değerli, şu dediğin Hereke halılarını çaldık, ya da hayvan çaldık mesela?” “Plan, hesap değişti; hırsızlık yok. Kurt gibi insanlar varmış burada. Namusumuzla alın terimizle çalışıp yolumuzu bulacağız artık.” “Bu dağ başına getirdin beni amelelik için. Başka yerde de yapabilirdik.” “Geziyoruz gözümüz gönlümüz açılıyor. Bu açıdan bak olaya.” “Aslında kafanı patlatsam iyi olur.” “Hak edersem hiç çekinme dostum. Ama biz birbirimizin arkasını kollarız, değil mi? Gerçek dostlar gibi.” “Umarım. Başımıza zor bir şey gelir de kaçıp gitmezsin. Tavuğu temizle pişir. Çok uykum var. Biraz uyumam lazım.” “Bazen kaçmak gerekir. Bir zor durum olur kaçarsam bana kızma.” “Sus; uyumam lazım.” “Olur.” “Bir gariplik olursa uyandır.” “Ne gibi.” “Ne bileyim; uyandır.” Tavuğu ona verdi.

Rüzgar, ruhundaki en acılı ama umutlu bebeksi bölgeyle ona baktı, dev bir alık bebek gibi yummuştu gözlerini, kestiriyordu, Rüzgar gülümsedi, yarın ve öteki aylarda, zor kışlarda uyandığında yanında olmasını dilediği tek şey bebek gibi uyuyandı.

Gökyüzündeki yıldızlara baktı, kutup yıldızına. Ufak mavi gözleriyle. Beyninde en kararlı bölge sinyal çaktı, yaşama ve bir dosta sahip olduğu için, bir tavuk bulabildikleri için minnettarlık, teşekkür hisleriyle dolu bütün yüreği. Aniden o tatlı, düşsel havadan sıyrılıp çıktı. Tavuğu aldı, dere kenarına gitti, tüylerini yoldu, yaramaz kısımlarını söküp attı. Çevresini kolaçan etti korkuyla, birileri geldi mi, onu seyrediyor mu diye. Gökyüzüne baktı. Dönüş yolunda. Tavuk yiyeceği için çok neşeliydi.

İri yarı adam aslında yalan söylüyordu. Tilkinin kümese gireceğini fark etmişti, beklemişti olayın sonunu. Yolda bulduğu uzun sırığa terli gömleğini asmıştı, omuzunda tutuyordu sırığı, tilki kümesten bir tavuk çalıp uzaklaşırken aniden önünde çıkıp ucunda gömlek olan sopayı sallayıp onu korkutmuştu, akbaba ya da kartala benzetti havada uçuşan gömleği, korkuyla aklı gitti, onun en çok korktuğu şey havadaki tehlikeliler misyonu kartal ya da akbabaydı, kardeşini yemişti bir kartal. Tilki panik içinde korkuyla basarken ağzında dişleriyle sıkıca kavradığı tavuğu unutmuştu, gevşeyen ağzından iki kiloluk tavuk düşmüştü, yerde korku hipnozuna girmiş, taş gibi duruyordu. Kümesteki tavuk çığlıklarına uyanan ev sahibi ışığı açmıştı, hemen kapıya fırlamıştı elinde av tüfeğiyle, küfürler yağdırıyordu. İri yarı adam ise orada elinde ağzını sıkıca tuttuğu tavukla ev sahibini içeri girmesini bekledi saklandığı ağacın otların ardında. Sağa sola baktı gözleri dört açılmış vaziyette. Uykuya dalarken, ‘bir gariplik olursa uyandır’ demesi bu yüzdendi, o adamın elinde tüfekle buraya gelmesi felaket olurdu.

not: Yorum yapın arkadaşlar, beğenen ya da beğenmeye yorum yazsın, kitap dijitalde (Amazon Kdp) İngilizce çıkacak, yorum yapanlara elbet bir iyilik yaparım. Yapmayan yapmasın. Ama işini ucunda muazzam bir şey var. Açıklamam asla. Bunun ne olduğunu yorum yapanlar görecek ve ufacık bir yorumla ne kazandıklarını görüp şaşkınlıktan çocuk gibi ağlayacak.

Yorumlar

Başa Dön