Not: Metni yapay zeka şöyle analiz etmiştir: Batı’nın kozmik tekinsizliği (Lovecraft) ve sürükleyici atmosfer anlatıcılığı (King) ile doğup,
8
8 bazen en değerli dostlar böyle saflık yayan doğal yerler insanların, o çok sıkı dostların önünden giderdi ve burası her şeye değerdi. Korkuluğun yanına vardı. Onun ilginç kokusu zarif biçimde çarptı yüzüne. Korkuluğun sağ omzuna dokundu: “Selam, nasıl gidiyor garip dostum?” Sigara yaktı. O beyaz aydınlık korkuluğun yüzünden yansıyormuş. Korkuluk ilk gördüğü gibi değildi. Tahtadan iki eski bacağı vardı. İki kolu vardı tahtadan. Dizlerine dokundu, vidalar vardı dizinde. Kollarına dokundu ve hareket ettirdi. Dirseklerinde paslı vidalar vardı. Ama ayakları yoktu. Yeni bir oyuncak sahibi olan ufak bir çocuk gibi parladı gözleri, kalbi attı. Korkuluğun kolunu oynattı. Diğerine geçti, onu da oynattı, gıcırdama sesi çıktı, sisli gıcırdama sesini defalarca duymak istedi ve kolu oynattı. Bu gıcırdama derinlerden gelen, tatlı, yumuşak, çekici bir gıcırdamaydı. Tonu kendine hastı ve tonlaması kolu oynattıkça değişiyordu. Ama diğer kolun gıcırdaması sinir bozucuydu. Evet o uzaktan gelen gıcırtı kolun birinden geliyordu, dirsekteki vidadan, yani sağ koldan, sağ kol aşağı sarkık duruyordu. Sol kol ise yukarı kalkık duruyordu, devrimci yumruğu gibi ya da birini selamlar gibi. Esinti kafasına göre kola vurdukça havada asılı duran hassak kol ritmik biçimde sallanmaya başlıyor ve bu gıcırtı sesine yol açıyordu. Şimdi esinti yoktu ve Cebrail bıkana kadar kolu oynatıp durdu.
Korkuluğun gözleri yoktu; ama uzaktan bakarsan gözü andıran bir bölge vardı orada. Göz bölgesi. Yani biri orayı, çuvalla kısmı bir bıçakla delmiş gibiydi. Parmaklarıyla orada bir delik açmış gibiydi. Bu delikler, sağ ve sol göz gibi görünüyordu. Eşek gözünü, ya da manda gözünü andırıyordu, ve içerisi çok karanlık görünüyordu. Zifiri karanlık. Cebrail içerden ona sanki biri bakıyormuş gibi sanıya kapılıp düşmanca dikti gözlerini o iri gözlere. Boş, soğuk, vurdumduymaz ve çok katı, beton gibi bir sert siyahlık onu karşıladı. Baktı ona. İnceleyerek baktı ona. Kızarak baktı ona. O siyahlık hiç tepki vermeden duruyordu. Daha büyük ısrarla göz hapsine aldı onu. Sonunda yıldı. Hemen sonra onun tam yanına geçti. Güldü. Gözlerini hiç kırpmadan aynı noktaya bakmaya başladı. Eksik vardı, ona baktı, kopyaladı hemen, ayaklar ve kolları aynı onun durduğu gibi tarihin bu anına çivi gibi çaktı çünkü o olma rolüne kendini çok kaptırmıştı. Gülerek çıktı rolden. Sigara yaktı. Kafasından geçen düşünceleri, artık içinden ne geçiyorsa anlatmaya başladı. Dostu Rüzgar’a asla içini böyle açmazdı. Üstünden yük kalkmış gibiydi. Rüzgar ile aralarında geçen şeyleri anlatmıştı. Sonra kalktı. Ona hediye ettiği kırmızı şapkayı alıp başına geçirdi. O an buz gibi bir soğukluk hissetti. Aniden derin, kesen buz soğuğu. Rüzgar gibi başıma hücum etti. Başını ahtapot gibi sarıp sarmaladı. Hemen başından çıkardı şapkayı, onun başına geçirdi, ters ters baktı ona. Hızla oradan uzaklaşırken ara ara dönüp arkasına, sağına soluna bakıyordu telaşla.
