"Bugün 23 Temmuz 2026, saat 08:00. Dünya hâlâ yerçekimine inanıyor, ben de kahveme." – Franz Kafka"

Bir Ruhun Dipnotları 14

yazı resim

İnsanın kendisi hakkında bildiği şeylerin ne kadarının gerçekten kendi keşfi olduğunu düşündüğüm zamanlar oluyor. Çocukluğumuzdan beri bize bazı kelimeler veriliyor: uslu, zor, başarılı, dağınık, hassas, güçlü, bencil, fedakâr... Önce başkaları söylüyor bunları. Sonra biz, yıllar boyunca o kelimelerin içine yerleşiyoruz. Bir davranışımızı açıklarken bile bize verilmiş eski tanımlara başvuruyoruz. “Ben zaten böyleyim,” diyoruz. Oysa bazen böyle olduğumuz için o kelimeyi taşımıyoruz; o kelimeyi uzun süre taşıdığımız için böyle davranmaya devam ediyoruz.

İsim vermek masum bir şey değil galiba. Bir şeye ad koyduğumuz anda, onu yalnızca tanımlamıyor, sınırlarını da belirliyoruz. Bir çocuğa sürekli cesur denildiğinde, korkmaya hakkı olmadığını düşünebilir. Sakin denilen biri, öfkesini kendisine yakıştıramaz. Güçlü görülen insan, yardıma ihtiyaç duyduğu gün sanki karakterinden vazgeçmiş gibi utanabilir. Başkalarının bizi överken bile kurduğu cümleler, zamanla içimizde görünmez bir göreve dönüşüyor. İnsan bazen kendisinden bekleneni yerine getirirken, ne istediğini duyamayacak kadar iyi bir oyuncu oluyor.

Bunu yalnızca ailede ya da çocuklukta aramıyorum. Hayatın her döneminde yeni roller giyiyoruz. İş yerinde başka, evde başka, bir dostun yanında başka biri gibi davranıyoruz. Bunların hiçbiri bütünüyle sahte değil. Ama hiçbiri tek başına biz de değil. Yine de insanlar bizi en sık gördükleri hâlimizle tanımlıyor. Sonra biz de o tanıma sadık kalmaya başlıyoruz. Bir grubun neşelisiysen üzgün görünmek zorlaşıyor. Herkesin akıl danıştığı kişiysen kafanın karışması neredeyse ayıp sayılıyor. İnsanların senin hakkında kurduğu denge bozulmasın diye, kendi içindeki değişimi saklıyorsun.

Belki bu yüzden bazı ilişkilerde anlaşılmak değil, tanınmış kalmak daha belirleyici oluyor. Karşımızdaki bizi gerçekten görmüyor; bizden alıştığı kişiyi görmek istiyor. Değiştiğimizde şaşırıyor, sınır koyduğumuzda alınıyor, eski bir davranışı tekrarlamadığımızda uzaklaştığımızı düşünüyor. Çünkü ilişkiler yalnızca sevgiyle değil, alışkanlıkla da kuruluyor. İnsanlar birbirlerinin kim olduğunu bildiklerine inanarak rahat ediyor. O bilgi sarsılınca, sevgi azalmamış olsa bile düzen bozuluyor.

Ben de başkalarına bunu yaptım. Birini yıllar önce tanıdığım hâliyle içimde sabitledim. Değiştiğini gösteren işaretleri görmezden geldim. Çünkü onun yeni hâlini kabul edersem, benim de ilişkideki yerimi yeniden düşünmem gerekecekti. İnsan bazen karşısındakinin değişmesine değil, kendi alıştığı konumu kaybetmeye direniyor. Birinin artık bize eskisi gibi ihtiyaç duymaması, onun iyileşmesinden çok bizim gereksizleşmemiz gibi geliyor. Oysa belki de sevginin en zor biçimi, kendisine ihtiyaç kalmadığında da varlığını sürdürebilmesi.

Roller yalnızca davranışlarımızı değil, vicdanımızı da etkiliyor. “İyi insan” olma fikrine fazla bağlandığında, kendi karanlık taraflarını inkâr etmeye başlıyorsun. Öfkeni, kıskançlığını, çıkarını, intikam isteğini kendine yakıştırmıyorsun. Sonra bu duygular ortadan kaybolmuyor; yalnızca daha gizli biçimlerde ortaya çıkıyor. İyilik görüntüsünü korurken kırıcı olabiliyor, fedakârlık adı altında borç çıkarabiliyor, suskunluğunu erdem sanarken karşısındakini cezalandırabiliyorsun. İnsan kendisini yalnızca aydınlık yönleriyle tanımladığında, karanlığını yönetemiyor. Çünkü kabul etmediği şeyi tanıyamıyor.

Belki bütünlük, iyi tarafların çoğalması değil; içimizde bulunmasını istemediğimiz şeylerle de dürüstçe karşılaşabilmek. Her düşüncenin peşinden gitmek zorunda değiliz ama hiçbir düşünceyi yokmuş gibi davranarak aşamıyoruz. İçimde kıskançlık varsa, beni kötü biri yapan şey onun varlığı değil; onu görmeden davranışlarıma yön vermesine izin vermem olabilir. Öfke duyuyorsam, bu mutlaka haksız olduğum anlamına gelmez. Fakat haklı olduğumu düşünmem de öfkeme sınırsız bir yetki vermiyor. İnsan kendisini tanımaya, duygularını yargılamadan ama sonuçlarını üstlenerek başlıyor belki de.

Yıllarca iyi niyetin yeterli olduğuna inandım. Bir şeyi kötü amaçla yapmadıysam, ortaya çıkan sonucun ağırlığını daha az taşımam gerektiğini düşündüm. Oysa niyet yalnızca başlangıç noktası. Bir söz istemeden de yaralayabiliyor. Bir yardım, karşıdakinin sınırını aşabiliyor. Bir koruma arzusu, başka birinin hayatını daraltabiliyor. İnsan bazen kendi temiz niyetine bakmaktan, bıraktığı izi göremiyor. Kendisini savunurken “Ben öyle demek istemedim,” diyor. Belki gerçekten istemedi. Ama anlam, yalnızca söyleyen kişinin içinde oluşmuyor.

Bunun tersini de yaşadım. Bazen sonuç kötü olduğu için, niyeti de kötü saydım. Bir insan beni incittiyse bunu bilerek yaptığını düşündüm. Çünkü tesadüfi bir yaranın ağırlığını taşımak daha zor geldi. Kötü niyet, hiç değilse açıklama sağlıyordu. Oysa hayatın büyük kısmı bu kadar düzenli değil. İnsanlar kimi zaman kendi eksiklerini başkasının üzerine basarak taşıyor, ama bunu yaptıklarının farkında bile olmuyorlar. Bu onları bütünüyle masum yapmıyor. Yalnızca gerçeği daha karmaşık hâle getiriyor.

Galiba olgunluk, herkesi aklamakla herkesi suçlamak arasındaki o dar yerde durabilmek. Bir davranışın nedenini anlamak, onun sonucunu kabul etmek zorunda olduğumuz anlamına gelmiyor. Birini affetmek, yeniden aynı yere dönmek demek değil. Kendimizi korumak da her zaman öfkeyle mümkün olmuyor. Bazen bir insanı suçlamadan hayatımızdan çıkarabiliriz. Bazen onun hikâyesini anlayıp yine de kendi kapımızı kapatabiliriz. Çünkü anlayış ile izin vermek aynı şey değil.

Kendi hayatımda en çok bu ayrımı geç öğrendim. Karşımdakini anlarsam sınır koymaya hakkım kalmayacağını sandım. Sınır koyarsam merhametsiz olacağımı düşündüm. Bu yüzden uzun süre kendime ait olmayan yükleri taşıdım. Sonra fark ettim ki insan başkasının yarasını görebilir ama onun adına kanamak zorunda değildir. Her acıya yaklaşmak mümkün; her acının içinde yaşamak değil.

Şimdi biri beni tanımladığında, o kelimeye hemen yerleşmemeye çalışıyorum. Övgü bile olsa. Çünkü insan bazen kendisini küçümseyen cümlelerden değil, kendisine dar gelen güzel sıfatlardan da kurtulmak zorunda kalıyor. Sürekli güçlü olmak istemiyorum. Her zaman anlayışlı, sakin, olgun ya da doğru olmak da mümkün değil. Bunların her birini taşıyabilirim ama hiçbiri tek başına beni anlatamaz.

Belki insanın kendisine yaklaşması, hakkında söylenen bütün cümleleri reddetmekle başlamıyor. Onların yalnızca birer cümle olduğunu hatırlamakla başlıyor. Bizi işaret edebilirler ama bizi tamamlayamazlar. Çünkü hiçbir kelime, bir insanın içinde aynı anda yaşayan bütün çelişkileri taşıyacak kadar geniş değildir.

Yorumlar

Başa Dön