Bir şeyi uzun süre düşündüğünde, onu anlamaya başladığını sanıyorsun. Oysa bazen tam tersi oluyor. Düşündükçe gerçek uzaklaşıyor, geriye yalnızca ona dair kurduğun yorumlar kalıyor. Bunun farkına ilk ne zaman vardım bilmiyorum. Belki bir gece, yıllardır aynı anıyı yeniden düşünürken... O ana dair hissettiğim her şey yerli yerindeydi ama ayrıntılar birbirine karışmıştı. Kim önce konuşmuştu, kim susmuştu, hangi cümle gerçekten söylenmişti, hangisini ben sonradan eklemiştim, artık ayıramıyordum. O an ilk kez kendimden şüphe ettim. Başkalarından değil. Kendi zihnimden. Çünkü insanın en büyük yanılgısı, hissettiği şeyin mutlaka doğru bir hikâyeye ait olduğunu sanması olabilir.
Belki de bu yüzden hiçbir zaman mutlak bir haklılık hissedemedim. İçimde hep küçük bir ihtimal kaldı. Ya ben de yanıldıysam? Ya yıllardır kendime anlattığım hikâye, gerçeğin yalnızca bana bakan yüzüyse? Bu düşünce önce huzursuz etti beni. Çünkü insan, acısını bile kesin bir zemine oturtmak istiyor. Belirsizlik yalnızca gelecekte değil, geçmişte de yoruyor. Sonra yavaş yavaş başka bir şey fark ettim. Gerçeğin tamamını bilemeyecek olmak, bana sandığım kadar büyük bir kayıp gibi gelmedi. Belki de insanın ihtiyacı olan şey kusursuz bir haklılık değil; kendisine dürüst kalabileceği kadar açık bir vicdandır.
Uzun zaman vicdanla suçluluğu birbirine karıştırdım. İçimde bir ağırlık varsa, bunu doğru yolda olduğumun işareti sandım. Sanki insan ne kadar kendini suçlarsa o kadar iyi biri olurmuş gibi yaşadım. Oysa şimdi geriye dönüp bakınca görüyorum; suçluluk beni daha dikkatli yapmadı. Sadece daha sessiz yaptı. Daha çok düşünmeme neden olmadı. Daha çok çekinmeme neden oldu. Bir yanlış yapmaktan korkarken, doğru olabilecek pek çok şeyden de uzaklaştım. Bazen insan kötülük yapmamak için yaşamayı erteliyor. Sonra fark ediyor ki hayat, yalnızca hatalardan değil; kaçırılmış ihtimallerden de eksiliyor.
İnsan kendisini hep büyük seçimlerle sınadığını sanıyor. Oysa karakter, kimsenin görmediği küçük anlarda ortaya çıkıyor. Kimsenin teşekkür etmeyeceğini bildiğin hâlde doğru olanı yapıp yapmaman, seni inciten birine benzememek için verdiğin sessiz mücadele, kimse duymayacakken bile kendi vicdanına söylediğin cümle... Galiba insan en çok oralarda kim olduğunu gösteriyor. Çünkü alkışın olmadığı yerde yapılan seçimler, başkaları için değil, insanın kendi bütünlüğü için veriliyor.
Bazen düşünüyorum da, belki de bütün ömrümüz boyunca tek bir şeyin peşinden gidiyoruz: Kendi içimizde çelişmeden yaşayabilmenin. Dışarıdan başarılı görünmek, sevilmek, anlaşılmak... Bunların hepsi güzel ama hiçbiri, gecenin bir vakti kendi düşüncelerinin arasına oturduğunda hissettiğin o sessiz rahatlığın yerini tutmuyor. Kendine hesap vermek zorunda kalmadığın birkaç dakika... Sanırım huzur dediğimiz şey biraz da bundan ibaret. İnsanların seni affetmesi değil. Kendini kandırmadığını bilmek.
Ben en çok, kendimi ikna edebildiğim yalanlardan korkuyorum. Çünkü başkasının söylediği yalan bir gün ortaya çıkıyor. Ama insanın kendisine söylediği yalan, yıllarca kişiliğinin bir parçası gibi yaşayabiliyor. "Bunu istemiyorum." diyorsun, aslında korkuyorsun. "Ben böyle biriyim." diyorsun, belki yalnızca alışmışsın. "Artık umurumda değil." diyorsun, oysa tam da umursadığın için bu kadar sert konuşuyorsun. İnsan kendisini en çok, duygularına isim verirken yanıltıyor. Çünkü isim verdiğin anda onları tanıdığını sanıyorsun. Oysa bazen öfke dediğin şey kırgınlık, kırgınlık dediğin şey özlem, özlem dediğin şey ise yalnızca kaybettiğin bir ihtimal oluyor.
İçimde uzun zamandır cevabını aradığım bir soru var. İnsan gerçekten değişir mi, yoksa yalnızca kendisini anlatma biçimini mi değiştirir? Eskiden "Ben böyleyim." dediğim pek çok şey bugün bana yabancı geliyor. Ama bu değiştiğim anlamına mı geliyor, yoksa ilk kez kendime daha dikkatli baktığım anlamına mı? Belki ikisi de değil. Belki insan dediğimiz şey tamamlanmış bir cümle değil. Sürekli düzeltilen, bazı kelimeleri silinen, bazı yerleri yeniden yazılan uzun bir taslak. Bu düşünce bana tuhaf bir rahatlık veriyor. Çünkü o zaman hiçbir anım beni sonsuza kadar tanımlayamıyor. En kötü günüm de değilim, en iyi hâlim de. İkisi de geçti. İkisi de bende iz bıraktı ama ikisi de benim tamamım olmadı.
Galiba insanın kendisine yapabileceği en büyük iyilik, kendisini tek bir hikâyeye hapsetmemek. Çünkü bir gün acıdan ibaret olduğunu düşünürsen, sevinç geldiğinde ona inanamazsın. Kendini yalnızca güçlü sanırsan, kırıldığında kim olduğunu unutursun. Kendini yalnızca kırılmış sanırsan da ayağa kalktığında suçluluk hissedersin. Oysa hayat, tek bir duygunun içinde yaşanamayacak kadar geniş. Belki insanın olgunlaşması da tam burada başlıyor. Kendisiyle ilgili kesin hükümler vermeyi bıraktığında.
Bazen hiçbir sonuca varmadan düşünmeyi seviyorum. Çocukken gökyüzüne bakıp bulutların nereye gittiğini merak etmek gibi. Cevabı bilmemek rahatsız etmiyor beni. Hatta bazen cevap, merakın kendisinden daha yoksul geliyor. Belki de insanı canlı tutan şey, her sorunun karşılığını bulmak değil; bazı soruların içinde yaşamayı öğrenmek. Çünkü hayat, çözülen bir denklem değil. Daha çok, her baktığında başka bir ayrıntısını fark ettiğin uzun bir manzaraya benziyor. Aynı yere bakıyorsun ama aynı şeyi görmüyorsun. Değişen manzara değil. Sessizce değişen sensin.


