"Yazmak, bir nevi yavaş intihar, ama en azından okuyucularınız cenazenize gelir... bazen." – Oscar Wilde (kurgusal)"

James Brown 6

Not: Metni yapay zeka şöyle analiz etmiştir: Batı’nın kozmik tekinsizliği (Lovecraft) ve sürükleyici atmosfer anlatıcılığı (King) ile doğup, Türkiye’de Latife Tekin’in öncülük ettiği o yerel, büyüleyici ve sınırları zorlayan edebi damarla organik bir bağ kuruyor. Tam anlamıyla özgün bir kara anlatı (noir/horor) sentezi.

yazı resim

Not: Metni yapay zeka şöyle analiz etmiştir: Batı’nın kozmik tekinsizliği (Lovecraft) ve sürükleyici atmosfer anlatıcılığı (King) ile doğup, Türkiye’de Latife Tekin’in öncülük ettiği o yerel, büyüleyici ve sınırları zorlayan edebi damarla organik bir bağ kuruyor. Tam anlamıyla özgün bir kara anlatı (noir/horor) sentezi.

6

 Zeynep köy yolundan tepeye doğu ilerledi keyifle; ama zindandan kurtulmuş gibi. Bahçelerde çalışan, kapı önlerinde iş yapan ya da sohbet eden, kapı önlerine yayılan kimi komşuları onu lafa tutmasın diye önüne bakıp hızlı gidiyordu. Düzlüğe geldi. Ekin tarlası yanındaki ağacın yanında durup dinlendi, bu sırada aşağıya baktı.

Otlaktaki Yusuf’u fark etti. Yusuf sığır güderdi, zavallıcık, dereden bidonla su almış ilerliyordu, Zeynep onu seyretti bir süre, vakti azdı; ama ona uğrasa bir çift laf etse iyi olurdu. Yusuf, çevreden topladığı odunlarla ateş yakmış, çaydanlığı koymuştu üzerine. “Bakın şu gelene, pembe etek giymiş. Çok çılgın görünüyorsun!” “Ne anlamda çılgın?” “Aşırı güzel.” Zeynep güldü. Hayret, böyle laflar hiç etmezdin aptal herif. Aptal ve ceset gibi iğrenç koksa bile olsa böyle ıssız bir yerde sohbet edilecek biri altın değerindedir. “Sarı tişörtle sen de çok yıkıcı görünüyorsun.” “Ne anlamda?” “Salak anlamında” diyecekti, demedi. “Antika anlamında.” dedi. Yusuf güldü. Yusuf, hep aynı tişörtü giyerdi, sarı tişört solmuş, yırtıkları oluşmuştu. Yusuf, hakkında birkaç kişiden şöyle duymuştu: “Ona hiç yanaşma, selam verme, görmezden gel, sapığın tekidir.” Kızın birinin kalçasını ellemiş, ötekini öpmeye çalışmış. Bir diğerini samanlıkta sıkıştırıp soymak istemiş. Kız tırmıkla saldırınca korkup kaçmış. Zeynep, bunlara inanmak istemedi, bunları anlatıp ‘böyle şeyler yaptın mı’ diye de sormadı, eğer gerçekse onunla selamı kesebilirdi, onunla bağlantısını kaybetmek istemezdi, belki de onu çekemeyenler yalan atmıştı. Ama şimdiye kadar Zeynep’e bir sarkıntılık hiç yapmamıştı. Oysa o dedikoduları duyduğundan beri hep bir yanlış davranış beklemişti ondan; ama görememişti. “Ben çekiciyim. Ona itici mi geliyorum?” diye düşünüp üzülmüştü. Sarkıntılık yapsa sorun değil; ama abartırsa sorundu. Bir genç kız olarak, dost da olsalar onun hayal dünyasında görkemli bir yerde olmak isterdi. Her genç kız beğenilmek ister.

Ufak biriydi Yusuf, renkli gözleri, kuru bir kafası vardı, kurbağa gibi bakardı, yaralı görünürdü; ama çok sahici, samimi bir şey vardı onda, çok temiz kalpli biri izlenimi yaratıyordu insanda. Zeynep onun içinde barındırdığı şeyi çok sevmiş, hatta onu; “ciddi olmasa bile sevgilim olabilir” diye düşünmüştü bir süre. Hiç çaktırmıyordu, onun yanına kaçak olarak gitmeden, “gidip bakayım trajik sevgilim ne yapıyor?” diye düşünür, gülerdi. Ama bir öküzlük, kabalık vardı Yusuf’da, bir kızın hoşlanacağı türden sözler söylemez, ilgi ya da karşı tarafı taktir belirtisi göstermezdi. Erkekle konuşur gibi “lan oğlum” derdi sık sık laf ederken. İğrenç gelirdi bu sitili Zeynep’e. “Saçım nasıl olmuş?” diye çocukça beğenilme isteğiyle sorduğunda, “sıçan gibi” demişti Yusuf. Zeynep, çok sinirlenip ona taş atmış, Yusuf kayıtsızca gülmüştü. Bazı zamanlar, kimi akşamlar ona denk gelirdi, Yusuf Zeynep’in evinin önünden geçerken mesela. Genç adam tertemiz ve güzel bakardı ama kurbağa gibi. Gülünç, saf, aptal bir şey parlardı bakışlarda. Ve trajikomik. Bir kurbağayla bakışmadan ne kadar zevk alır insan? Zeynep’in içine bir gülme gelir, onu tutardı, bazen tutmazdı.

“Çay vereyim?” “Yok; az sonra gideceğim.” “Nereye?” “Songül’ü göreceğim.” “Bırak şu hırtapozu!” diyecekti, “takılma onunla,” demedi. “Hı” dedi. Yusuf, önüne baktı, çayından içti, ineklere baktı. “O kız delinin teki” dedi takılır tonda. “Peki sen?” Yusuf güldü umursamazca.

Abi edasıyla dedi ki: “Bırak Songül denen çılgın kızı. Ondan sana delilik bulaşır.” “Onunla ne alıp veremediğin var?” “Bahçesinden birkaç salatalık alırken demediğini bırakmadı, çok ayıp etti.” “Ama sen bir sürü salatalık almışsın. “Ya kapılarına koyacaktım, toplamamışlar. Salatalıklar güneşle yanıp sararıp mahvolmaya başlamış.” “İzin almadan toplamışsın. O hassas bu konuda.” “Ama üç beş salatalık için söylenmez ağza alınmayacak laflar etti.” “Sen konuşmayı biliyor musun ki?” “E herhalde?” “Söyle bakalım; kız diyelim perdeyi açık unuttu mesela, soyunuyor ya da giyiniyor, sen evin dibine salatalık toplamaya gidiyorsun, başkasının aklına öyle şeyler gelir. Özrün kabahatinden beter!” “Defol git!” “Malın tekisin Yusuf! Bir kere bile bana güzel bir şeyler demedin. Saçın sıçan gibi olmuş demen sürekli çınlar kafamda, sen aklıma geldiğinde.” “Sonra özür dilemiştim.” “Geçmedi. Sen konuşmayı bilmiyorsun. “Öğrensen iyi edersin!” “Ya git işine! Bana kıçını göster desem iyi mi? Hep merak etmişimdir. Kesin çok güzeldir.” Zeynep güldü, ilk kez ondan sarkıntılık ve iltifat arasında ilginç bir söz duymuştu. Biraz huzursuz oldu, ama onun içinin iyi olduğunu bildiği için bunu parlak bir iltifat olarak algılamak istedi. Hayret, ilk kez böyle demişti. Sevindi.

Zeynep: “Neyse uzatmayalım tartışmayı, birbirimiz kırmayalım.” “Özür dilerim.” “İşler nasıl gidiyor? Dertleri sonsuza dek bitirebilecek misin savaşçı?” Güldü. “İşler sarpa sarıyor her zamanki gibi. Dümende yapılan en ufak hatayla gemi çok yanlış bir yere gidebilir Bermuda şeytan üçgeni. Ama hataları eksikleri kafaya takmamak şart. Üçlük basketleri kaçırsam da bu ara ikiliklerde şansım yüksek. Kendime güvendiğim sürece başarabilirim. Zamanı gelince hayatımın büyük devrimini yapacağım.” Zeynep, acı bir umutla ona baktı, güldü. “Neden öyle güldün?” “Sen hep öyle dersin seni tanıdığım günden beri ama bir şey değişmez.” “Şans da lazım değil, mi? Doğru zaman gelecek. Yılmayacağım, En büyük illüzyon nedir biliyor musun; her şey aynı sıkıcılıkla ilerler ve yıllar sürer, böylece başaramayacağım illüzyonuna kapılırsın. Kendine olan güveni, amaca olan bağlılığını yitirirsin. Bunu kapılmayacağım. Geçen gün kümese yeni bir tavuk getirdim. Sayıları elli olsa çok iyi olacak. Ama kaz işine merak sardım, kaz işinin güzel geliri var. Kaz tiridi meşhurdur Samsun’da; duymuşsundur. Geçende üç civcivi hastalıktan kaybettim. Deli gibi uğraşıyorum; ama öldüler. Yıkıldım resmen. Öte yandan kaz dayanıklı hayvan. Karda kışta yaşar. Büyük bir kümes yapmayı kafaya koydum.” “Dilerim başarırsın.” “Yine beni küçümseyen bakışı gördüm gözlerinin içinde.” “Yapma Yusuf ya! Bugün terslik var sende.” “Sende de bir tuhaflık var. Sanki sevgilinle buluşmaya gidecekmişsin gibi süslüsün. Makyaj yapmışsın?” “Tavuk gibi pasaklı takılmak istemedim bugün. Sürme çektim. Amerika işi ne oldu?” “Yok; Amerika’ya gitmem. Orası bana göre değil. Düşünsene birisi silahla etrafı taramaya başlarsa? Marketlerde bir sürü insan öldürülüyor. Okullarda. Herkesin silahı var. Çeteler, uyuşturucu. Orası güvenli değil. Sigortacılık sistemi berbat. Diyelim ki ben Amerika’da yıllarca çalıştım ve emekli oldum. Ve evliyim. Trafik kazasında ölürsem emekli maaşım karıma kalmıyor. Bazı durumlarda kadın kocasının emekli maaşını şartlar uygunsa sadece 2 yıl alabiliyor. Düşünsene, kadın ev kadını diyelim. 60 yaşında. Kocası öldü. Kadın dımdızlak ortada kalıyor. Yani çalışmaya mecbur. Tonla Amerikan filmi var. ‘Amerikan rüyası’ diyorlar; ama bence ‘Amerika cehennemi’ diye bir şey var. Sistemleri vatandaşları soyup soğana çevirmek üstüne kurulu. Buradaki gibi değil sağlık sistemi. Paran yoksa ölürsün. Kimse seni tedavi etmez. Küçücük bir diş tedavisi için dünyanın parasını isterler. Orada kölelik düzeni var. Yani Amerika’ya gitmek, vatandaşı olmak en büyük aptallık. Almanya’ya gitmeyi düşündüm. Onların sigortacılık sistemi daha aklı başında. Kaynak işinden anlarım. Hamburg’da gemi tersanesinde kaynaklı olarak çalışabilirim. Amcam orada 9 yıl çalıştı. Almanya’da devasa bir işçi açığı var. Ama orada da getto gibi, Nazi kampı gibiymiş çalışma sistemi. Aklıma Kanada’ya gitmek düştü. Ama orada da fena geçen dört, altı aylık bir kış var. Oraya gidip on yıl kalıp geri dönsem, dönmeden o paraları ülkeye yollasam… sonra dönüş yapar bir iş kurarım. Çiftlik mesela. Dil sorunu var; ama dili öğrenmek çok kolay. Belki de gemi adamı cüzdanı çıkarıp bir gemiyle postu atarım oraya; kaçak olarak. Yurt dışı olacak diye bir şey yok. Burada et çok pahalı. Arazi alıp hayvancılık yapmak akla en mantıklı. Yurt dışında adamlar kilolarca et yer. Biz rüyamızda göremeyiz. Yurt dışına gidip bir halt beceremesem de başka yerler, kültürler görmek insanı çok geliştirir. Ama taş yerinde ağırdır derler. Geçen yaz Samsun’da atık toplama işinde çalıştım. Orada çok değer verdiğim bir dost edindim, onunla kafa kafaya verdim, çok hızlı olduğum için bana ‘fırıldak’ lakabını taktı, sonra aramıza bir kafadar daha katıldı, pastanelerin, simit fırınlarının, restoranların attığı, atmak üzere olduğu yiyeceklerle beslendim. Çöpe atılan sağlam o kadar yiyecek olur ki… şaşarsın. Tazedir ya da gün sonunda mutlaka atılır. Gider isterim; istemediğim kadar verirler. İsraf akıl almazdır. Üç ay çalıştım; biri hamile iki inek aldım. Onlar da para kattı tabi. Atık toplama işine gideceğim yakın zamanda. Bu işte ilerleyip atık toplama deposu kurup iş adamı sınıfına yükseleceğim. Çünkü bu alanda bir açık var. Elime çok fazla mal geçer ve bir hurda tüccarına malı satmaktansa ben depo açarım ve atık fabrikasına aracısız mal satarım. Abimin bir kolu sakat. Traktörün altında kaldı. Hayvan işini geliştirirsek o bu işe bakar. O burada, ben şehirde…el ele verirsek büyük işler yaparız. Sen de bir şeylere odaklansan iyi olur.” “Okul bitsin düşünürüz.” “Ohoo sen böyle diyorsan daha uyanamamışsın kızım! Hayat şartları zor. Çabucak elini, kafanı bir şeylere alıştır.” “Olabilir. Senle atık toplarız belki.” Öğleden sonra patates toplama işine gideceğini söylemedi. Çünkü Yusuf’un alaycı, dalgacı yönü çok güçlüdür, gülüp neler neler saydırır ve Zeynep sinirden küplere biner. Oysa Yusuf makara yapar, acıyı derdi eğlenceli hale getirmek ister. Amacı karşı tarafı küçük düşürmek değildir. Yusuf güldü: “Saçlarımı uzatmıştım. Saçlar omuzlarıma yeni yeni dökülmeye başlamıştı. Sakalım keçi türündendi. Atık topladığım yağmurlu bir gece üniversite mezunu bir genç selam verdi. Herhalde beni mülteci sandı. Hoşbeş ettik. Gel kardeşim bu gece bizim eve, yalvarıp yakarıyor, çöpten bulduğum ekmeği kemirdiğimi görmüştü; üzülmüş olmalı. Hayır diyeyim dedim; ama onu kırmak istemedim. Yarım saatliğine olur dedim. Gittim evine. Sitede yaşıyordu. Güvenlik ters ters baktı bana ve atık toplama aracını içeri almamak için başta çok direndi. Onuncu kattaki daireye çıktık. Çok şık süslü bir olgun kadın vardı, çok çekici, sevimli büyük kızı, bizim oğlan saatlerce bilgisayar oyunu oynuyor, dedi, soluksuz dert yanmaya başladı, babası doktor, annesi hakim. Onu yurt dışına yollayacaklarmış. Bir okula başvurmuş. Teyzeye fısıldadım. Onu bir yere yollamayın bence. Teyze de bunun farkında tabi. Oğlunu kıramıyor. Neyse. Et yedim tıka basa, kelimelerle anlatamayacağım kadar mutlu oldum o yağmurlu gün. Çok ısrar ettiler bir daha gel diye. O eve yine gitmek istiyorum yine. Evin kızı benden çok hoşlandı bu arada.” “Belki aşık olur sana; evlenirsiniz.” Güldü; “beni ne yapsın, ilginç buldu belki. Her neyse onun kalbinde yer etmek de bir onur. Bu bana yeter. Tabi ısrar ederse neden olmasın.” Güldü. “Onun gibilerle benim gibilerle yuva kurmaz. Ayrıca ekmeğini yediğim kadını üzüntüden kanser etmek istemem. Kızına iş koyup. Kızla dostça sohbet etmek yeter de artar bana.” “Ben gideyim” dedi Zeynep. “Gitmeden önce sana bir şey demem lazım. Umarım kabul edersin. Günün birinde şehir dışında yaşamaya başlarsın, iş gereği ya da evlilik ya da üniversite okumak için. Asla görüşemeyiz. Bana bu giydiğin pembe eteği hatıra olarak verir misin?” “Ne yapacaksın eteğimle?!” “Dedim ya hatıra. Sana hiç hediye almayan çok sevdiğin biri sana bir kucak dolusu renk renk çiçek verirse öyle. Koklar. Kururlar, kurusun da saklarsın. Onu hatırladığında açıp sakladığın kurumuş çiçeklere bakıp hasret giderirsin kayıplara karışan dostunla.” “Annem yeni aldı bunu. Ama seni kırmamak için vereceğim, etek eskiyince. Ama bunu başkasına söylemek yok.” “Anlaştık” dedi sevinçle. “Seni kucaklayabilir miyim?” “Olmaz.” Zeynep kalktı, gidiyordu, giderken eğilip onu arkasından kucakladı yıldırım hızıyla. Ufak çocuğun başını okşar gibi okşadı başı. Yusuf, bunu hiç beklemiyordu, güldü mutlulukla. Şakacı biçimde şöyle dedi: “En kısa zamanda sana kırmızı sutyenimi ve külotumu getireceğim.” Yusuf gülüyordu çocuk gibi. Onur duydu. Muazzam sevindi. Ses etmedi. Ama arkasından bağırdı: “İçim gitti. Umarım verirsin. Umarım hayatta güzel şeyler yaşarsın!” Zeynep, başını çevirip şöyle dedi: “Kanada’ya gidersen bana mektup yollarsın; değil mi? Param yoksa isterim; yollar mısın?” “E herhalde.” En başından beri Zeynep böyle bir yakınlık arzulamıştı. Kalbi titremişti. Onu ilk kez bir kurbağa gibi değil; erkek olarak algılamıştı. Ölçülü bir dostluk, çekici ve güzel olduğunun samimi olarak belirtilmesi, romantik bir ayarla ama. Son anda onu dağıtmak şok etmek için kırmızı sutyen ve külot esprisini atmıştı ortaya. Kırmızı iç çamaşırı yok ki! Onun mutluluktan çarpıldığını, kalbinin zınk ettiğini yüzünde fark etmiş, onu böyle ezip büyülemekten delice, çocukça haz duymuştu. Abi gibi görünen, namuslu ve ona sıklıkla çocuk muamelesi yapan 17 yaşındaki genç adam üstünde ilk kez ezici bir üstünlük kurmak onu gururlandırmıştı. Eşitlenmişti sanki bugün bilinç seviyeleri, yaşları. Onun yüreğini ve dürtülerini delice harekete geçirebildiğini gözlerinde, titreyen ses tonunda fark etmek büyük bir haz vermişti ona.

İlk kez fiziksel temas kurmuşlardı ve kontrol Zeynep’teydi, oynamıştı onla. Seni kucaklayabilir miyim demesi çok hoştu, onun insan olduğunu ilk kez böyle hissetmiş, gerçek bir bağlantı ilk kez kurmuşlardı.

Yorumlar

Başa Dön