Bıçak
Buz gibi keskin soguk, ciğerlerini yakıyor, yakalarını sıkı sıkıya kavramış ellerini kesiyordu. Saçları, yağan yağmurdan ıslanmış, damlalar yüzüne akmaya başlamıştı. Çantasında taşıdığı bıçak kalbini sıkıştırıyor, kan dolaşımını hızlandırıp ter içinde bırakıyordu onu. Köşeyi döner dönmez gördü otel yazısını. ‘İşte burası’ diye fısıldadı.

