Belediye korosunun ilk provasında herkes aynı anda ayağa kalktı, ben yarım saniye geciktim. Piyanistin parmakları tuşlara inerken önümdeki nota kâğıdını ters tuttuğumu fark ettim; çevirmeye çalışırken dosya dizimden kaydı, birkaç sayfa yere dağıldı. Kimse gülmedi. Bu, utancımı azaltmak yerine büyüttü. İnsanların terbiyeli biçimde görmezden geldiği beceriksizlikler, açık bir kahkahadan daha uzun süre zihinde kalabiliyor. Eğilip sayfaları toplarken korodaki yerimin henüz bir sandalye numarasından ibaret olduğunu düşündüm.
Beni baritonların son sırasına yerleştirmişlerdi. Sağ tarafımdaki adam kalemini kulağının arkasına sıkıştırmış, hangi ölçüde nefes alınacağını önceden işaretlemişti. Solumdaki genç, şef elini kaldırmadan omuzlarını hazırlıyor, giriş anını bedeniyle biliyordu. Bense hem onların sesine karışmaya hem de kendi sesimi kaybetmemeye çalışıyordum. Fazla yüksek söylersem acemiliğim duyulacak, fazla kısarsam orada bulunmamın anlamı kalmayacaktı. Aidiyetin ilk sınırı çoğu zaman burada beliriyor: Görünmek istiyoruz, fakat görünür olmanın bizi dışarıda bırakacak yanımızı açığa çıkarmasından korkuyoruz.
İlk eserin ortasında girişimi erken yaptım. Tek bir hece, salonun içinde yanlış zamanda yükseldi. Şef elini indirdi, piyano sustu, otuzdan fazla kişi aynı anda bana bakmamaya çalıştı. “Baritonlar ikinci vuruşu bekleyecek,” dedi. Cümlesi sakindi; yüzümdeki sıcaklıksa sanki bütün salon bana dönmüş gibi arttı. O andan sonra notaları değil, çevremdekilerin nefesini izledim. Onlar ağızlarını açmadan ben de açmadım. Bir grubun içine girmek bazen ortak bir değeri benimsemekten önce, ne zaman hareket edileceğini başkalarının bedeninden öğrenmekle başlıyor.
Bu öğrenme yalnızca koroda gerçekleşmiyor. Yeni girilen iş yerinde hangi şakaya gülüneceğini, aile sofrasında hangi konunun açılmayacağını, bir arkadaş çevresinde kimin sözünün kesilemeyeceğini kimse yazılı olarak anlatmıyor. Yine de kısa sürede fark ediyoruz. Ses tonları, bakışmalar, aniden değişen konuşma ritmi bize sınırları öğretiyor. Ait olmak isteyen tarafımız, kabul edilmenin koşullarını hızla topluyor; beden de dışlanma ihtimalini yalnızca düşünsel bir mesele gibi yaşamıyor. Omuzlar geriliyor, ses ayarlanıyor, yüz ifadeleri kontrol ediliyor. Topluluğun içine girebilmek için kendimizden vazgeçmeyiz belki, ama önce hangi parçalarımızın sorun çıkaracağını hesaplamaya başlarız.
Ben bunu yıllardır “uyumlu olmak” diye adlandırdım. Gittiğim yerde düzeni bozmamak, kimseyi rahatsız etmemek, konuşulan konuya göre şekil almak bana erdem gibi görünüyordu. Bunun bütünüyle sahte olduğunu söyleyemem; başkasına yer açmanın inceliği de vardı içinde. Fakat her uyumun iyi niyetten doğmadığını geç fark ettim. Bazı uyumlar, grupta kalabilmek için benliğin belli bölümlerini sessizce rehin bırakmasıydı. İnsan bir çevrede uzun süre kabul görmek uğruna sesini ayarladığında, sonunda hangi perdenin kendisine ait olduğunu karıştırabiliyor.
Provaya verilen arada herkes küçük kümelere ayrıldı. Eski üyeler yaklaşan konserden, kostümlerden ve geçen yılki şehir dışı gezisinden konuşuyordu. Elimde plastik bardakla masaların arasında dolaştım; hiçbir sohbet beni açıkça dışlamıyordu, fakat hiçbirinin içinde bana ayrılmış doğal bir boşluk da yoktu. Bir gruba yaklaşınca konuşmanın ritmi hafifçe değişiyor, ben uzaklaşınca yeniden eski hâline dönüyordu. Aidiyetsizlik her zaman reddedilmek değildir. Bazen kapı açıktır, fakat içerideki hayat siz gelmeden çok önce düzenlenmiştir ve kimse sizi nereye koyacağını henüz bilmiyordur.
Tam o sırada sağımda oturan adam yanındaki sandalyeyi ayağıyla çekip “Buraya otur, ikinci bölüm biraz karışık,” dedi. Nota kâğıdımda yanlış baktığım satırı gösterdi, giriş yerinin yanına küçük bir ok çizdi. Büyük bir yakınlık kurulmadı. Hayat hikâyelerimizi paylaşmadık, birbirimize benzer yanlar aramadık. Yine de bedenimdeki gerilim azaldı. Kabul edilme duygusu bazen derin bir anlaşılmadan değil, birinin varlığımızı hesaba katmasından doğuyor. Bir sandalye çekmek, adıyla seslenmek, konuşurken açıklama payı bırakmak; bunlar küçük hareketlerdir, fakat sinir sistemi büyük sözlerden önce bu hareketlere inanır.
İkinci bölümde daha rahat söyledim. Rahatladıkça çevremdekileri taklit etmeyi bıraktım ve kendi nefesimi fark ettim. Ne var ki bu kez de sesimi gereğinden fazla yükselttim. Şef provayı kesip baritonların bütünü dinlemesi gerektiğini söyledi. Bir an yine utandım, sonra yalnızca benim hatam olmadığını anladım; birkaç kişi daha ana melodiyi bastırıyordu. Grubun içinde kendini kaybetmek kadar, kabul edildiğini hisseder hissetmez bütün alanı kaplamak da mümkün. Ait olma ihtiyacı yalnızca çekingenlik üretmiyor; kimi zaman yerini sağlamlaştırmak isteyen kişiyi daha gürültülü, daha belirleyici, hatta başkalarının payına karşı daha duyarsız kılabiliyor.
Bunu düşündüğümde geçmişte bana kapı açan çevreleri nasıl sahiplendiğimi hatırladım. Yeni gelenlerin davranışlarını gözlemlemiş, “Biz burada böyle yapmıyoruz,” cümlesini birkaç kez gereğinden erken kurmuştum. Bir zamanlar dışarıda bekleyen kişi, içeri alındığında kapının bekçisine dönüşebiliyor. Kabul görmek için öğrendiği kuralları sonradan başkalarına uyguluyor; çünkü sınırlar gevşerse kendi yerinin de yeniden tartışılacağından korkuyor. Toplulukların sertliği yalnızca güçlülerin baskısından doğmuyor. Yerini güçlükle edinmiş olanlar da düzen değişmesin diye duvarlara omuz verebiliyor.
Aidiyetin aile, memleket, meslek, inanç ya da ortak bir geçmiş üzerinden kurulması onu doğal ve değişmez gösteriyor. Oysa her grubun görünür olmayan bir bedeli bulunuyor. Bazen belirli bir fikri tekrarlamak, bazen bir öfkeyi paylaşmak, kimi yerde başarısızlığını saklamak, kimi yerde acını aynı biçimde anlatmak gerekiyor. Bu bedellerin tümü kötü değildir; birlikte yaşamak ortak bir ölçü ister. Fakat ölçü, insanın var olabileceği alanı fazlaca daralttığında aidiyet koruyan bir çatı olmaktan çıkıp sürekli sınava girilen bir yere dönüşüyor. Kalmak için her gün kendini kanıtlayan biri, içeride olsa bile yerleşemiyor.
Kendimi bütünüyle bu düzenlerin mağduru gibi anlatırsam yine kolay bir hikâyeye sığınmış olurum. Ben de ait olduğum çevreleri kendi ihtiyaçlarıma göre seçtim, bazılarına yalnız kalmamak için gereğinden fazla anlam yükledim, bazı insanları yalnızca tanıdık oldukları için yakın sandım. Hatta bir gruptan uzaklaştığımda, onların beni dışladığını söylemek kimi zaman kendi ilgisizliğimi kabul etmekten daha kolay geldi. Her bağ karşılıklı kuruluyor; insan bazen kendisine yer verilmediği için değil, orada bulunmanın sorumluluğunu taşımak istemediği için kenarda kalıyor. Aidiyet yalnızca kabul edilme arzusu değil, başkasının varlığını da hesaba katma yüküdür.
Provanın sonunda son akoru birkaç kez tekrarladık. Şef elini havada tuttuğu sürece kimse sesi bırakmıyor, nefesimiz tükenmeye yaklaşsa da aynı titreşimi korumaya çalışıyorduk. Sonra parmaklarını kapattı ve salon birden boşalmadı; ses duvarlardan çekilirken her birimizin nefesi yeniden kendine döndü. Sandalyeleri toplarken nota kâğıdımın kenarındaki küçük oka baktım. O işaret beni koroya ait yapmıyordu, gelecek hafta yerimin hazır olacağını da garanti etmiyordu. Yine de bir başkasının benim girişimi hesaba kattığını gösteriyordu. O akşam aidiyetin, bir topluluğun içinde erimek değil, kendi sesinle ortak sese katılabildiğin ve yanlış zamanda nefes aldığında bütünüyle silinmediğin dar bir aralık olduğunu düşündüm. Kırılganlığı da oradaydı: O aralık yalnızca başkalarının bizi kabul etmesiyle değil, kabul görmek uğruna kendimizi ne kadar değiştirmeye razı olduğumuzla her gün yeniden çiziliyordu.