"Bir eseri bitirmek, cenaze törenini düzenlemek gibidir; ne kadar ağlarsan ağla, geri gelmeyecek." - Dorothy Parker"

Bir Ruhun Dipnotları 15

yazı resim

Bir şeyi gerçekten isteyip istemediğimi anlamak, sandığımdan daha zor çıktı. Uzun süre arzu dediğim şeylerin bana ait olduğuna inandım. Bir yere ulaşmak, bir unvana sahip olmak, belli bir hayatın içinde görünmek istedim. Bunların her biri içimden doğmuş gibi geliyordu. Sonra bazılarına yaklaştıkça içimde beklediğim heyecanın oluşmadığını fark ettim. Sanki yıllarca yürüdüğüm yolun sonunda, bana ait olmayan bir kapının önüne gelmiştim. O zaman ilk kez şunu düşündüm: İnsan bazen ne istediğini bilmiyor değil; neyi istemesi gerektiğini çok iyi öğreniyor.

İsteklerimizin çoğu sessizce yerleşiyor içimize. Kimse doğrudan emir vermiyor. Yalnızca aynı hayatlar tekrar tekrar önümüze çıkarılıyor. Başarının nasıl göründüğü, sevginin hangi biçimde yaşanması gerektiği, hangi yaşta nerede olunacağı, nasıl bir bedenin, nasıl bir evin, nasıl bir çevrenin değerli sayıldığı gösteriliyor. Bir süre sonra bunları seçtiğimizi sanıyoruz. Oysa seçim sandığımız şeyin içinde, yıllardır maruz kaldığımız görüntülerin izi var. İnsan bazen kendi arzusunun peşinden gitmiyor; başkalarının hayran olacağı bir hayata doğru yürüyor.

Bunun en yorucu tarafı, ulaştığında başlıyor. Çünkü arzu gerçekleştiğinde bütün sorular bitecek sanıyorsun. Oysa tam tersine, ilk gerçek soru orada ortaya çıkıyor: Ben bunu neden istedim? Bu soruyu yolda sormak daha kolaydı belki. Çünkü yolculuk insana anlam veriyordu. Hedefe varınca geriye yalnızca çıplak bir sonuç kalıyor. Elde edilen şey yerli yerinde duruyor ama içindeki boşluk hâlâ aynı yerdeyse, insan kendi sevincinden bile şüphe etmeye başlıyor.

Bazı başarıların ardından gelen sessizlik bana hep tuhaf gelmiştir. İnsan yıllarca bir an için çalışıyor, o an geldiğinde birkaç kişi kutluyor, birkaç cümle söyleniyor ve sonra hayat devam ediyor. O kadar zaman boyunca büyütülen şey, yaşandığı anda küçülüyor. Belki bunun nedeni başarının değersiz olması değil. Belki ona, taşıyamayacağı kadar büyük bir anlam yüklememiz. Bir sonucun bizi tamamlayacağına inandığımızda, sonuç ne kadar büyük olursa olsun eksik kalıyor. Çünkü hiçbir kazanım, insanın kendisiyle kuramadığı bağı onun yerine kuramıyor.

Bazen de istediğim şeyi değil, o şeye sahip olan kişinin nasıl hissedeceğini arzuladığımı fark ediyorum. Daha özgür, daha güçlü, daha huzurlu, daha görünür olacağını düşündüğüm bir hâlin peşinden gidiyorum. Nesne, unvan ya da ilişki yalnızca o duygunun taşıyıcısına dönüşüyor. Fakat hayat bu kadar itaatkâr değil. Aynı şeye sahip iki insan, bambaşka duygular yaşayabiliyor. Demek ki dışarıda elde edilen hiçbir şey, içeride ne hissedeceğimizi garanti etmiyor. Yine de yıllarca duygularımızı nesnelere bağlayarak yaşıyoruz.

İnsan bazen sevildiğini değil, seçildiğini hissetmek istiyor. Bazen para değil, güvende olma ihtimali arıyor. Bazen güç istemiyor; bir daha küçümsenmeyeceği bir yer arıyor. Bazen kalabalıkların önünde görünmek istemesinin nedeni hayranlık değil, yıllarca görülmemiş olması. Arzuların yüzeyine baktığında hepsi birbirine benziyor. Derine indiğinde ise her biri başka bir eksikliğin dilini konuşuyor. Belki bu yüzden insan istediği şeye kavuştuğunda bile rahatlayamıyor. Çünkü aradığı şeyi yanlış isimle çağırmış oluyor.

Kendime karşı en dürüst olamadığım yerlerden biri de burasıydı. Bazı isteklerimi yücelttim, çünkü onların ardındaki ihtiyacı görmek istemedim. Hırs dedim, oysa onay arıyordum. Bağımsızlık dedim, oysa kimseye muhtaç görünmekten korkuyordum. Seçicilik dedim, oysa reddedilmeden önce uzaklaşmaya çalışıyordum. İnsan bazen kendisini kandırmak için yalan söylemiyor. Yalnızca gerçeğe daha saygın bir isim buluyor.

Bununla karşılaşmak kolay değil. Çünkü insanın kendi arzularını sorgulaması, yalnızca hedeflerini değil, yıllardır kurduğu kimliği de sarsıyor. Eğer istediğim şey bana ait değilse, bunca yıl kimin hayatını yaşamaya çalıştım? Eğer uğruna yorulduğum hedef, başkasının ölçülerinden doğduysa, çabamın değeri ne olacak? Bu soruların kesin cevapları yok. Belki de olması gerekmiyor. Bazı fark edişler geçmişi düzeltmiyor; yalnızca bundan sonrasını daha dürüst kılıyor.

Son zamanlarda bir şeyi istemeden önce, o isteğin gerçekleştiği anı değil, sonrasındaki sıradan günü düşünüyorum. Alkışın bittiği, heyecanın azaldığı, herkesin kendi hayatına döndüğü günü. O şey hâlâ yanımda dururken ben onunla nasıl yaşayacağım? Bana ne katacak, benden ne isteyecek, hangi bedeli görünmez kılacak? Çünkü insan yalnızca elde ettiği şeyleri taşımıyor. Onların sorumluluğunu, tekrarını, bakımını ve kaybetme ihtimalini de taşıyor. Arzular bize hep parlak yüzleriyle gösteriliyor. Hiçbiri omzundaki ağırlıkla tanıtılmıyor.

Belki istemekle sahip olmak arasındaki en büyük fark da burada. İstek, hayal gücünde kusursuzdur. Sahiplik ise gündelik hayatın içine girer. Eskir, sorumluluk doğurur, bazen sıradanlaşır. İnsan bu sıradanlaşmayı nankörlük sanıyor. Oysa hiçbir duygu sürekli aynı yoğunlukta kalamaz. Sorun, sevincin azalması değil; azalmasını baştan başarısızlık saymamız. Her şeyi ilk günkü kadar istemek zorunda olduğumuza inanıyoruz. Bu yüzden değişen arzumuzu ihanet gibi yaşıyoruz.

Oysa belki de insanın kendisine sadakati, bütün eski isteklerine bağlı kalması değildir. Artık ona ait olmayan bir arzuyu bırakabilmesidir. Yıllarca peşinden gittiği bir şeyi istemediğini kabul etmek kolay değil. Çünkü vazgeçilen yalnızca hedef olmaz. Ona harcanan zaman, kurulan hayaller, başkalarına anlatılan hikâye de anlamını yitiriyor gibi gelir. Bu yüzden insanlar bazen mutsuz oldukları yollarda yürümeye devam eder. Yanlış yolda oldukları için değil; geri dönmenin, geçmişteki bütün adımlarını boşa çıkaracağını düşündükleri için.

Belki hiçbir emek bütünüyle boşa gitmiyor. İnsan yanlış bir hedefe yürürken bile kendi sınırlarını, dayanıklılığını, neye tahammül edemediğini öğreniyor. Fakat öğrenmiş olmak, aynı yolda kalmayı gerektirmiyor. Geçmişte verdiğimiz kararları onurlandırmanın tek yolu, onları sonsuza kadar sürdürmek değil. Bazen o kararın bizi getirdiği yerden başka bir yöne dönebilmek de bir sadakat biçimi.

Artık kendime ne istediğimi sorarken, cevabın hemen gelmesini beklemiyorum. Çünkü gerçek istekler çoğu zaman yüksek sesle konuşmuyor. Gösterişli değiller. Başkalarına anlatıldığında etkileyici görünmeyebilirler. Hatta bazen insanın yıllardır kurduğu görüntüye hiç uymazlar. Fakat içlerinde tuhaf bir sakinlik vardır. Kanıt istemezler. Yarışa dönüşmezler. Gerçekleşmediklerinde insanın değerini azaltmaz, gerçekleştiklerinde de onu herkesten üstün kılmazlar.

Belki insanın kendi hayatına yaklaşması, daha büyük şeyler istemesiyle başlamıyor. Hangi arzunun kendisine ait olduğunu, hangisinin yalnızca başkalarının gözünde değerli görünmek için taşındığını ayırt etmesiyle başlıyor.

Çünkü insan bazen hayallerinden vazgeçmez.

Yalnızca başkasının rüyasından uyanır.

Yorumlar

Başa Dön