"Yazmak, aslında hiçbir şey yapmamak için harika bir bahanedir." — Franz Kafka"

Bir Ruhun Dipnotları 17

yazı resim

Bazı akşamlar günün nasıl geçtiğini düşünüyorum ve elimde hiçbir şey kalmadığını fark ediyorum. Sabah uyanmışım, bir yerlere gitmişim, konuşmuşum, işler yapmışım, belki yorulmuşum bile. Fakat günün sonunda dönüp baktığımda, sanki bütün bunları ben yaşamamışım gibi geliyor. Saatler geçmiş ama içimde hiçbir iz bırakmamış.

Böyle günlerde en çok neyi kaybettiğimi anlamaya çalışıyorum. Zaman mı geçmiş oluyor, dikkat mi? Çünkü insan yalnızca içinde bulunduğu anlarla yaşamıyor galiba. Fark ettiği anlarla yaşıyor. Görmediğim, duymadığım, gerçekten dokunmadığım şeyler olmuş olsa bile zihnimde yer etmiyor. Gün yaşanıyor ama bana uğramıyor.

Belki bazı günleri ben yaşamıyorum; yalnızca görevlerim yaşıyor.

Sabah kalkınca yapılacakların içine giriyorum. Bir işten ötekine geçerken kendime hiç dönmüyorum. Ne hissettiğimi, ne düşündüğümü, neye sevindiğimi fark edecek kadar yavaşlamıyorum. Gün boyunca hep bir şey tamamlıyorum ama kendimle ilgili hiçbir şey yaşamıyorum. Akşam olunca yorgunluğum gerçek, fakat günün kendisi silik oluyor.

Yorgun olmakla yaşamış olmak aynı şey değil.

Bunu kabul etmek kolay değil. Çünkü yoğun geçen bir günün dolu geçtiğini sanmak istiyorum. Çok şey yaptıysam, çok şey yaşamışımdır diye düşünüyorum. Oysa bazı günler hareketle dolu ama anlam bakımından bomboş olabiliyor. Zihin, koşuşturmayı hayat zannediyor. Beden bütün gün çalışıyor, ruh ise sanki odanın dışında bekliyor.

Rutin de günleri birbirine benzetiyor. Aynı saatte uyanmak, aynı yoldan geçmek, aynı yüzleri görmek, aynı işleri yapmak... Zihin tekrar eden şeyleri kaydetmeye değer bulmuyor. Onları bir kez gördüğünü sanıyor ve geri kalanını ayrıntı sayıyor. Bu yüzden birbirine benzeyen günler hafızada tek bir güne dönüşüyor. Haftalar geçmiş oluyor ama içeride yalnızca belirsiz bir tekrar hissi kalıyor.

İnsan aynı hayatı uzun süre yaşadığında, zaman çoğalmıyor; bazen tek bir güne sıkışıyor.

Belki de bu yüzden çocukluk daha uzun geliyor bana. Her şey yeniydi. Bir sokağın sonu, bir yaz akşamı, ilk kez duyulan bir kelime bile zihinde yer açıyordu. Şimdi bildiğimi sandığım şeylerin yanından bakmadan geçiyorum. Dünya eski değil aslında; benim bakışım alışmış. Alışmak ise çoğu zaman rahatlatıyor ama görünmez kılıyor.

Bir günün yaşanmış sayılması için büyük bir olay gerekmiyor belki. Bazen küçük bir ayrıntı bütün günü kurtarıyor. Birinin yüzündeki beklenmedik bir ifade, sokakta duyulan bir cümle, akşamüstü duvara düşen ışık... O ayrıntı hafızaya tutununca gün de onunla birlikte kalıyor. Hiçbir şeye dikkat etmediğimde ise zaman, tutunacak yer bulamadan akıp gidiyor.

Hafıza günleri olduğu gibi saklamıyor; onlardan birkaç işaret seçiyor. İşaret yoksa gün de yok oluyor.

Bazen bunun yalnızca dikkatsizlikten kaynaklanmadığını düşünüyorum. İnsan bazı günlerde kendinden uzak oluyor. Bedeni bulunduğu yerde olsa da zihni geçmişte ya da gelecekte dolaşıyor. Yapılan işin içinde değil, daha önce söylenmiş bir cümlede; karşısındaki insanın yanında değil, henüz olmamış bir ihtimalde yaşıyor. Günün kendisi orada duruyor ama ben başka bir zamana yerleşmiş oluyorum.

Geçmişi düşünerek geçirdiğim bir gün, bugünün hafızasında neden yer etsin?

Gelecek için kaygılanarak tükettiğim saatler, bana nasıl ait olsun?

Belki bazı günlerin yaşanmamış gibi gelmesinin nedeni, onları başka bir zamana feda etmemdir.

Kendimi en çok da akşamları ele veriyorum. Gün içinde ne hissettiğimi sorunca cevap veremiyorum. İyi miydim, kötü müydüm, canımı ne sıktı, ne hoşuma gitti? Bilmiyorum. Sanki bütün gün kendi yanımda bulunmamışım. İnsan başkalarını ihmal ettiğinde bunu fark ediyor da kendisini ihmal ettiğinde uzun süre anlamıyor.

İnsan bazen kendi hayatının içinde misafir gibi dolaşıyor.

Yine de her günü özel kılma zorunluluğuna inanmıyorum. Her gün unutulmaz olmak zorunda değil. Hayat biraz da sıradanlığın içinden geçiyor. Bazı günlerin silikleşmesi doğal. Fakat silik günler çoğaldığında, insanın içinde tuhaf bir kayıp duygusu oluşuyor. Zaman geçiyor ama yaş ilerlemiyor; yalnızca takvim ilerliyor.

Asıl korkutucu olan, günlerin unutulması değil belki.

Yaşarken de fark edilmemesi.

Bir günün değerini artırmak için ona büyük anlamlar yüklemek gerekmiyor. Belki yalnızca içinde biraz daha bulunmak yeterli. Yemeğin tadını almak, konuşurken gerçekten dinlemek, yürürken nereye bastığını görmek... Bunlar küçük şeyler gibi görünüyor. Ama hayat zaten çoğunlukla küçük şeylerden oluşuyor. Büyük anlar seyrek, sıradan anlar ise bütün ömrü taşıyor.

Bazen akşam olduğunda kendime şunu sormak istiyorum: Bugün gerçekten nerede bulundum?

Yalnızca bedenimin gittiği yerleri değil, dikkatimin kaldığı yerleri düşünüyorum. Çünkü insanın hayatı, geçtiği yerlerin toplamı değil; gerçekten bulunduğu anların toplamı olabilir.

Belki bazı günler bu yüzden hiç yaşanmamış gibi gelir.

Çünkü zaman onların içinden geçmiştir.

Ama biz geçmemişizdir.

Yorumlar

Başa Dön