"Yazmak, aslında hiçbir şey yapmamak için harika bir bahanedir." — Franz Kafka"

Bir Ruhun Dipnotları 18

yazı resim

Bazen saate bakmadan geçen bir günün bende tuhaf bir huzur bıraktığını fark ediyorum. Sabahın ne zaman öğleye dönüştüğünü bilmeden, bir konuşmanın kaç dakika sürdüğünü hesaplamadan, bir işin başında ne kadar kaldığımı ölçmeden yaşadığımda zaman daha geniş geliyor. Sonra yeniden saate bakıyorum ve o genişlik bir anda daralıyor. Gün, parçalara ayrılıyor. Saatler, dakikalar, başlangıçlar, bitişler… Sanki kesintisiz akan bir şeyi ancak bölersem anlayabilirmişim gibi.

Neden zamanı olduğu gibi bırakamıyorum?

Belki çünkü akış hâlindeki şeyler beni tedirgin ediyor. Başlangıcı ve sonu belli olmayan bir gün, bana kontrol edemediğim bir alan gibi geliyor. Oysa “dokuzda başlarım, onda bitiririm” dediğimde içim biraz rahatlıyor. Zamanı yönetmiyorum elbette; yalnızca ona isimler veriyorum. Ama insan, adlandırdığı şeyi biraz olsun denetlediğine inanıyor.

Takvimler, saatler, randevular, molalar, son tarihler… Bunların hepsi hayatı düzenlemek için var. Bunu biliyorum. Yine de bazen düzen dediğim şeyin altında daha sessiz bir ihtiyaç hissediyorum: Dağılmamak. Günün sınırsız ihtimalleri karşısında ne yapacağımı bilemediğimde, onu küçük bölümlere ayırıyorum. Şimdi bunu yapacağım. Sonra şunu. Ardından dinleneceğim. Zihin, büyük olanı küçülterek katlanılır hâle getiriyor.

Belki zamanı bölmek, kaygıyı bölmenin bir yoludur.

Çünkü bütün bir günü düşündüğümde yorulabiliyorum. Yapılması gerekenlerin tamamı aynı anda üzerime geliyor. Fakat yalnızca önümüzdeki yarım saate bakınca yük hafifliyor. Psikoterapide sıkça karşılaşılan o basit gerçek burada da çalışıyor: Zihin, belirsiz bir bütünden çok, sınırları belirlenmiş bir parçaya dayanabiliyor. İnsan bazen hayatı değil, yalnızca önündeki on dakikayı taşıyabildiği için ayakta kalıyor.

Bunu küçümsememek gerekir.

Kimi günler “bugün her şeyi çözeceğim” demek insanı hareketsiz bırakırken, “şimdi yalnızca şu işi yapacağım” demek bir kapı açabiliyor. Zamanı bölmek bu anlamda bir savunma değil, bir dayanma biçimi. İçimdeki karmaşayı dışarıda bir düzene dönüştürüyorum. Saat üçte başlayacak olan şey, zihnimde artık şekilsiz bir tehdit olmaktan çıkıyor. Yeri belli, süresi belli, sınırı belli.

Ama her düzen gibi bu da zamanla sahibine hükmetmeye başlıyor.

Bir gün geliyor, saati kullanırken saatin beni kullandığını fark ediyorum. Bir dostla konuşurken ne kadar sürdüğünü düşünüyorum. Dinlenirken molanın bitmesine kaç dakika kaldığını hesaplıyorum. Yürürken adımlarımın değil, varış saatimin farkındayım. Hayatı kolaylaştırmak için yaptığım bölmeler, hayatın kendisine ulaşmamı engelliyor.

Zamanı parçalara ayırınca her parçanın bir görevi olması gerektiğine inanıyorum.

Sabah üretken olmalı, öğle verimli geçmeli, akşam dinlendirmeli, gece uykuya hazırlanmalı. Her saat kendisinden beklenen rolü oynamalı. Oysa hayat bu kadar uslu değil. Bazen sabah hiçbir şey yapmak istemiyorum. Bazen gecenin bir yarısı zihnim açılıyor. Bazen bir görüşme uzuyor ve tam da uzadığı için değerli hâle geliyor. Zaman, çizelgede göründüğü kadar terbiyeli davranmıyor.

Belki asıl gerilim de burada başlıyor: Ben zamanı düzenlemek istiyorum, hayat ise taşmakta ısrar ediyor.

Sosyal hayatın da bu bölünmüş zaman üzerine kurulduğunu görüyorum. Geç kalmak, erken gelmek, bir toplantıyı uzatmak, birine ayırdığım süre… Bunların hepsi yalnızca dakikalarla ilgili değil. Bir toplumsal anlam taşıyor. Kime ne kadar zaman verdiğim, kimi ne kadar beklettiğim, hangi işe ne kadar alan açtığım; değerlerimi sessizce ilan ediyor.

Zaman, insanlar arasında görünmez bir para gibi dolaşıyor.

Birine saatler ayırırken başka birine birkaç dakika vermek, çoğu zaman söylediğim cümlelerden daha açık bir mesaj taşıyor. “Sen önemlisin” demesem bile beklediğimde, dinlediğimde, acele etmeden yanında kaldığımda bunu hissettiriyorum. Tersi de doğru. Sürekli saate bakılan bir konuşma, en kibar sözlerin altından bile ilgisizliği sızdırıyor.

Belki bu yüzden zamanın bölünmesi yalnızca kişisel değil, toplumsal bir mesele. Hepimiz birbirimizin hayatında ne kadar yer kapladığımızı sürelerden anlamaya çalışıyoruz. Biri bize vakit ayırdığında değerli hissediyoruz; görüşmeyi çabuk bitirdiğinde kendimizle ilgili sonuçlar çıkarıyoruz. İnsan, başkasının takviminde kendisine ayrılan yeri bazen sevgisinin ölçüsü sanıyor.

Oysa sevgi her zaman süreyle ölçülmüyor.

Bazı insanlar uzun süre yanımızda kalıp hiç temas etmiyor. Bazılarıysa birkaç dakikada içimizde geniş bir yer açıyor. Demek ki zamanın niceliğiyle niteliği aynı şey değil. Fakat ben yine de ölçmeye devam ediyorum. Çünkü ölçülebilen şey, anlaşılmış gibi geliyor.

İnsan belki de en çok anlayamadığı şeyleri sayar.

Yaşımı yıllarla, emeğimi saatlerle, sabrımı beklediğim günlerle, ilişkilerimi ne kadar sürdükleriyle anlatıyorum. Sayılar bana açıklık veriyor. Ama her açıklık hakikat değil. On yıl süren bir yakınlık, bazen tek bir gecelik dürüstlükten daha sığ olabiliyor. Bir saatlik sessizlik, günlerce konuşmaktan daha çok şey söyleyebiliyor.

Zamanı bölüyorum çünkü bütününü kavrayamıyorum.

Hayatın tamamına bakınca başım dönüyor. Ne kadar kaldığını bilmiyorum. Neyin ne zaman sona ereceğini bilmiyorum. Bu bilinmezliğin karşısında günü yirmi dört saate, yılı aylara, ömrü yaşlara ayırıyorum. Büyük ve karanlık olan şeyi küçük, tanıdık kutulara yerleştiriyorum.

Belki takvim, ölüm fikrine karşı yapılmış en düzenli savunmalardan biridir.

Çünkü insan “ömrüm geçiyor” demek yerine “bu hafta yoğunum” dediğinde daha az korkuyor. Sonsuz belirsizliği, pazartesi ve salı arasına sıkıştırıyor. Hayatın geçiciliğini toplantılarla, doğum günleriyle, yılbaşlarıyla işaretliyor. Her bölme, akışın içinde küçük bir tutunma noktası yaratıyor.

Yine de bazen kendime şunu sormam gerekiyor: Zamanı gerçekten düzenliyor muyum, yoksa onun geçişini hissetmemek için mi parçalıyorum?

Çünkü sürekli bölünen bir hayat, sonunda yaşanmış bir bütün gibi görünmeyebilir. Günler tamamlanır, görevler biter, saatler işaretlenir; ama insan içeride hâlâ eksik kalabilir. Her parçayı doğru yere koymuş, fakat hiçbirinin içinde gerçekten bulunmamış olabilir.

Belki zamanı bölmekten vazgeçemem. Zaten buna gerek de yok. Saatler ve takvimler olmasaydı insanlık muhtemelen ilk ortak kahvaltıda birbirine girerdi. Fakat zamanın ölçüsüyle zamanın kendisini karıştırmamayı öğrenebilirim.

Saat bana ne zaman başlayacağımı söyleyebilir.

Ama bir anın ne zaman derinleştiğini söyleyemez.

Takvim bir günün tarihini gösterebilir.

Ama o günün bende ne kadar yer edeceğini bilemez.

Sanırım insan zamanı, kaybolmamak için bölüyor.

Fakat bazen fazla böldüğü için hayatın bütününü kaybediyor.

Yorumlar

Başa Dön