Çocukken bir yılın ne kadar uzun olduğunu hatırlıyorum. Yaz tatili bitmek bilmezdi. Bir doğum gününden ötekine geçmek, neredeyse başka bir ömre ulaşmak gibiydi. Şimdi ise ayların birbirini sessizce ittiğini görüyorum. Daha bir mevsime alışamadan öteki geliyor. Takvim yaprakları hızlı düşmüyor belki, ama ben onları daha seyrek fark ediyorum.
Bazen kendime zamanın mı hızlandığını, yoksa benim mi yavaş yavaş onun dışına çıktığımı soruyorum.
Elbette saatler aynı. Bir gün hâlâ yirmi dört saat. Ama insan zamanı yalnızca saatle yaşamıyor. Onu hafızasıyla, dikkatiyle, beklentileriyle yaşıyor. Belki yaş almak bu yüzden hızlanmak gibi geliyor. Çünkü yıllar geçtikçe günlerin içindeki yenilik azalıyor, benzerlik çoğalıyor ve zihin birbirine benzeyen şeyleri ayrı ayrı saklamak yerine tek bir dosyada topluyor.
Çocuklukta her şey ilk kez oluyordu. İlk okul günü, ilk uzun yolculuk, ilk yalnız kalış, ilk korku, ilk büyük sevinç… Her olay zihinde kendine ayrı bir yer açıyordu. Şimdi birçok gün, daha önce yaşanmış başka günlerin gölgesinde kalıyor. Aynı yollardan geçiyor, benzer cümleler kuruyor, aynı saatte aynı işleri yapıyorum. Zihin tekrar eden hayatı ayrıntılarıyla kaydetmiyor.
Hatırlamadığım zaman, yaşamamışım gibi kısalıyor.
Belki yılların hızlandığını sanmamın nedeni bu. Geçmişe dönüp baktığımda, uzun bir süreden yalnızca birkaç sahne kalıyor. Bir yüz, bir oda, bir haber, bir ayrılık, bir yolculuk… Aradaki yüzlerce gün görünmez oluyor. Zihin ömrü kronolojik olarak değil, duygusal yoğunluğa göre saklıyor. Beni değiştirmeyen günler, hafızada fazla yer kaplamıyor.
İnsan bazen bir yılı on saniyede hatırlıyor.
Bu düşünce beni biraz ürkütüyor. Çünkü yaş almanın hızlanması, yalnızca zamanın geçmesiyle ilgili değil. Kendime ne kadar az şaşırdığım, dünyaya ne kadar az dikkat ettiğimle de ilgili. Bildiğimi sandığım şeylerin yanından daha hızlı geçiyorum. Bir sokağa ilk kez bakan biriyle yüzüncü kez geçen biri aynı yeri görmüyor. Biri ayrıntıları topluyor, diğeri yalnızca yönünü biliyor.
Alışkanlık hayatı kolaylaştırıyor ama zamanı inceltiyor.
Her şeyi yeniden düşünmek zorunda kalmıyorum. Nasıl çalışacağımı, nereye gideceğimi, insanlarla nasıl konuşacağımı biliyorum. Bu rahatlık bana enerji kazandırıyor. Fakat aynı zamanda günlerin birbirine karışmasına neden oluyor. Zihin, tanıdık olanı arka plana atıyor. Böylece hayat daha düzenli, ama daha az görünür hâle geliyor.
Belki yaş almak biraz da otomatikleşmek demek.
Bunu yalnızca günlük işlerde değil, kendime bakışımda da hissediyorum. Gençken kim olacağımı merak ediyordum. Şimdi çoğu zaman kim olduğumu bildiğimi sanıyorum. Kendime bazı sıfatlar veriyor, davranışlarımı onların içinde açıklıyorum. “Ben böyleyim,” dediğim her yerde, yeni bir ihtimali biraz kapatıyor olabilir miyim?
İnsan kendisini tanıdığını düşündükçe, kendisine daha az dikkat ediyor.
Psikoterapide insanın yıllardır tekrar ettiği bir davranışı ilk kez fark etmesi bu yüzden sarsıcı olabiliyor. Çünkü alışkanlık yalnızca hareketleri değil, duyguları da görünmez yapıyor. Aynı biçimde kaygılanıyor, aynı biçimde geri çekiliyor, aynı tür insanlara aynı tepkileri veriyorum. Bunlar bana doğal geliyor. Oysa doğal sandığım şeylerin bir kısmı, yalnızca çok eski olabilir.
Yaş almak bazen geçmişin hızla büyümesi değil, tekrarların fark edilmeden çoğalmasıdır.
Sosyal çevre de zaman algımı değiştiriyor. Çocukken önümde sürekli yeni eşikler vardı. Okullar değişiyor, sınıflar değişiyor, insanlar değişiyordu. Yetişkinlikte ise toplumsal hayat daha sabit bir ritme oturuyor. Çalışma günleri, hafta sonları, toplantılar, bayramlar… Hepimiz ortak bir takvimin içinde birbirimizi hızlandırıyoruz. Bir yılın nasıl geçtiğini anlamadan, yeni hedeflerden, yeni dönemlerden, yeni planlardan söz ediyoruz.
Toplum zamanı yalnızca ölçmüyor; ona tempo da veriyor.
Belli yaşlarda belli şeylerin yapılması gerektiğine dair görünmez bir çizelge var. Şu yaşta eğitim, şu yaşta iş, şu yaşta evlilik, şu yaşta birikim, şu yaşta olgunluk… Bu çizelgeye baktıkça kendi hayatımı bir yolculuk gibi değil, yetişmem gereken istasyonlar dizisi gibi görüyorum. O zaman yaş almak, doğal bir değişimden çok yaklaşan son tarihler hissi veriyor.
Yılların geçmesi değil, gecikmişlik duygusu hızlandırıyor beni.
Çünkü zamanın yalnızca geçtiğini değil, benden bir şey beklediğini düşünüyorum. Her yaşın bir görevi varmış gibi. Yapmadıklarım büyüyor, seçenekler azalıyormuş gibi geliyor. Gençken gelecek geniş bir alan gibi görünürken, yaş ilerledikçe daha dar bir koridora dönüşebiliyor. İnsan önündeki yolları değil, kapanan kapıları saymaya başlıyor.
Belki de asıl hız, dışarıdaki zamanda değil; ihtimaller hakkındaki düşüncemde.
Yine de yaş almanın yalnızca kayıp olduğunu düşünmüyorum. Bazı şeyler hızlanırken bazıları derinleşiyor. Bir insanın sesindeki yorgunluğu daha çabuk fark ediyorum. Bir vedanın ne taşıdığını daha iyi anlıyorum. Eskiden önemsiz sandığım küçük anların değerini şimdi daha çok biliyorum. Zaman kısalmıyor belki; seçiciliğim artıyor.
Fakat seçicilik de tuhaf bir şey. Neye dikkat edeceğime karar verirken, hayatın geri kalanını silikleştiriyorum. Önemli bulduğum şeyleri koruyorum, sıradan olanları unutuyorum. Oysa ömrün büyük kısmı sıradan günlerden oluşuyor. Yalnızca dönüm noktalarını hatırlarsam, hayatımı gerçekte olduğundan çok daha kısa görürüm.
Belki yılları yavaşlatmanın yolu, büyük olaylar aramak değildir.
Küçük ayrıntılara yeniden yer açmaktır.
Bir günün ışığını, bir konuşmanın duraksamasını, bir odanın kokusunu, yürürken içimden geçen tek bir düşünceyi fark etmek… Bunlar zamanı durdurmaz. Ama ona iz bırakacak bir yüzey verir. Çünkü zaman, dikkat edilmediğinde hızlanmaz; yalnızca hafızadan geçerken incelir.
Bazen yaş almayı, yukarıdan bakılan uzun bir yola benzetiyorum. Yürürken her adım ayrıydı. Geriye dönüp baktığımda ise yol tek çizgi gibi görünüyor. Aradaki duraklar, tereddütler, küçük sevinçler seçilmiyor. Mesafe kaldıkça ayrıntı kayboluyor.
Belki geçmiş bu yüzden hızlanmış gibi geliyor.
Onu uzaktan görüyorum.
Şunu da düşünüyorum: Çocukken önümdeki zamanın sonsuz olduğunu sanıyordum. Şimdi olmadığını biliyorum. Bu bilgi her yılı daha görünür kılacağı yerde, bazen daha hızlı yaşamama neden oluyor. Daha çok şey yapmak, daha çok yere gitmek, daha çok insan görmek istiyorum. Fakat zamanı doldurmaya çalıştıkça onun elimden daha çabuk kaydığını hissediyorum.
Ömrün sonlu olduğunu bilmek, insanı dikkatli de yapabilir, telaşlı da.
Galiba aradaki fark, zamanı neyle doldurduğumda değil, onun içinde ne kadar bulunduğumda saklı.
Yaş almak belki hızlanmak değildir. Hafızanın yılları sıkıştırması, alışkanlıkların günleri birbirine benzetmesi ve geleceğin artık sonsuz görünmemesidir. Saat aynı hızla işler. Değişen, benim ona bakışım olur.
Yine de bazen takvime bakıp şaşırıyorum.
Bu kadar yıl ne zaman geçti, diyorum.
Sonra kendime daha dürüst bir soru soruyorum:
Ne zaman geçtiğini mi bilmiyorum, yoksa geçerken yeterince bakmadım mı?