"Kelimelerin gücüyle dünyaları değiştirin."

Bir Ruhun Dipnotları 4

yazı resim

Bazen düşünüyorum da, insan kendisini gerçekten ne kadar tanıyabilir? Yıllarca aynı isimle yaşamak, aynı aynaya bakmak, aynı sesle konuşmak yetiyor mu buna? Çünkü ben kendime en yabancı olduğum zamanlarda bile dışarıdan aynı görünüyordum. Demek ki insanın kim olduğu, dışarıdan görünenle içeride yaşanan arasında bir yerde saklanıyor. Belki de bu yüzden yıllardır en çok kendime yetişmeye çalışıyorum. Hep birkaç adım önümde yürüyen bir ben var sanki. Ne kadar yaklaşsam biraz daha uzaklaşıyor.

Garip olan şu; kendimle baş başa kaldığım anlarda bile bazen rol yaptığımı hissediyorum. Kimsenin olmadığı bir odada bile güçlü olmaya çalışıyorum. Sanki biri gelip içimi görecek ve beni zayıf bulacakmış gibi davranıyorum. Bu düşüncenin ne kadar derine yerleştiğini fark edince ürküyorum. Çünkü insan, yalnızken bile kendisi olamıyorsa, yıllardır kimin için yaşıyordur? Başkalarının bakışları gerçekten bu kadar uzun süre insanın içinde kalabilir mi? Yoksa bir yerden sonra o bakışlar göz olmaktan çıkıp vicdanın kılığına mı girer?

En çok da kendime yabancılaşırken bunu fark etmemiş olmama üzülüyorum. Her gün biraz daha sustum ve bunu olgunlaşmak sandım. Her hayal kırıklığından sonra biraz daha geri çekildim ve buna güç dedim. Kimseye ihtiyaç duymamaya çalıştım; bağımsız olduğumu düşündüm. Şimdi dönüp baktığımda görüyorum ki bunların bir kısmı cesaret değildi. Sadece incinmekten kaçmanın daha kabul edilebilir isimleriydi. İnsan bazen korkularına öyle güzel anlamlar yüklüyor ki, yıllarca onları karakteri sanıyor.

Belki de bu yüzden bazı duygularımı hep geç kaldıktan sonra fark ediyorum. O an hiçbir şey hissetmiyorum. Günler sonra, hiç ilgisiz bir anda içimde bir şey çözülüyor. Bir şarkının ortasında, otobüs camından dışarı bakarken ya da gece su içmek için uyandığımda... Sanki zihnim, beni korumak için acıyı erteliyor. O an taşıyamayacağımı düşündüğü ne varsa sessizce kaldırıp başka bir zamana bırakıyor. Sonra ben, durup dururken neden içimin daraldığını anlamaya çalışıyorum. Belki de durup dururken olmuyor hiçbir şey. Belki insanın ruhu, yalnızca konuşabileceği güvenli zamanı bekliyor.

Bazı anılar neden silinmiyor, bunu çok düşündüm. Üzerinden yıllar geçmiş bir cümle, nasıl oluyor da bugün söylenmiş gibi can yakabiliyor? Hafıza yalnızca olanı mı saklıyor, yoksa o an hissettiğim kişiyi de içinde taşıyor mu? Belki unutamadığım şey olayın kendisi değil. O gün hissettiğim çaresizlik. O gün kendim hakkında verdiğim karar. Belki de insanı yıllarca takip eden şey yaşananlar değil, yaşananların ardından kendisi hakkında kurduğu hüküm oluyor. "Ben yeterli değilim." "Ben kolay vazgeçilebilir biriyim." "Bende eksik olan bir şey var." Bir kere inanılınca, bu cümleler zamanla düşünce olmaktan çıkıyor. İnsan onları gerçek sanmaya başlıyor.

Ne tuhaf... Kendime dair en sert inançlarımın hiçbirini ben seçmedim aslında. Kimse bir sabah uyanıp kendisini değersiz hissetmeye karar vermez. Bu duygular yavaş yavaş yerleşiyor. Bir bakışın içinde, yarım bırakılmış bir cümlenin sonunda, cevap verilmeyen bir çağrıda... Sonra insan bunların toplamını kendi kişiliği sanıyor. Belki de yıllardır kırmaya çalıştığım şey zincir değildi. Zincirin var olduğuna dair inancımdı.

Kendime bazen çocukluğumdaki gibi davranmayı hayal ediyorum. O zamanlar hata yaptığımda kendimden nefret etmiyordum. Düşüyordum, ağlıyordum, sonra yeniden kalkıyordum. Bir yerde büyürken bunu unuttum. Hata yapmak, değersiz olmakla aynı şeymiş gibi yaşamaya başladım. Başarısız olduğum her gün, sanki bütün hayatımın özetiymiş gibi hissettim. Oysa hiçbir çocuğun kendisine böyle davranmadığını biliyorum. Demek ki büyümek bazen yalnızca yaş almak değil; kendine karşı acımasızlaşmayı öğrenmekmiş.

Son günlerde içimde yeni bir düşünce dolaşıyor. Belki de insanın gerçek yorgunluğu, yaşadıklarından değil; yıllarca kendisini yanlış anlamaktan geliyor. Dışarıdaki savaşların çoğu bir gün bitiyor. İnsanlar gidiyor, şehirler değişiyor, zaman akıyor. Ama insan kendi içinde yanlış tanıdığı biri olarak yaşamaya devam ederse, hangi sabah gerçekten yeni başlayabilir? Kendimi yıllarca, yalnızca kırılmış taraflarımdan ibaret sandım. Şimdi ilk kez başka bir ihtimali düşünüyorum. Belki ben yaralarımdan daha büyük biriyim. Belki onlar benim hikâyemin tamamı değil; yalnızca en çok konuşan sayfaları.

Bu düşünce her şeyi değiştirmiyor. Sabah uyandığımda hâlâ aynı insanım. Hâlâ bazı sessizlikler içimi ürkütüyor. Hâlâ bazı vedaların izi duruyor. Ama artık acının bana söylediği her şeye inanmıyorum. Çünkü acı, insanı korumaya çalışırken çoğu zaman gerçeği büyütüyor. Bunu anlamak, acıyı küçültmüyor. Sadece onunla arama ilk kez biraz mesafe koyuyor.

Belki de bütün ömrüm boyunca aradığım şey huzur değildi. Huzur dediğim şeyin içinde, kendime güvenebilmek vardı. Bir gün yine incinsem bile bunun beni bütünüyle yok etmeyeceğini bilmek. Bir gün yine yalnız kalsam bile kendimi terk etmeyeceğime inanmak. Çünkü insanın sahip olabileceği en güvenli yer, başkasının omzu değil; kendi içinde yıkılmadan kalabildiği o sessiz odadır.

Ben hâlâ o odayı arıyorum.

Ama ilk kez, yanlış kapıları çalmadığımı değil, doğru kapının aslında içimde olduğunu düşünmeye başlıyorum.

Yorumlar

Başa Dön