İkinci el eşya dükkânındaki adam, masanın üzerine bıraktığım fotoğraf makinesini eline alıp birkaç kez çevirdi. Objektifi ışığa tuttu, altındaki çiziklere baktı, kapağı açıp kapattı. Dükkânın arka tarafında eski sandalyeler üst üste dizilmiş, tavana yakın bir rafta çalışıp çalışmadığı belli olmayan radyolar sıralanmıştı. Adam sonunda makineyi masaya bıraktı ve beklediğimden çok daha düşük bir fiyat söyledi. İtiraz etmedim. Yalnızca başımı salladım; fakat içimde, satılmak istenen şey fotoğraf makinesi değilmiş de adam az önce benim ederimi söylemiş gibi anlamsız bir daralma başladı.
Bu tepkinin saçmalığını görebiliyordum. Makinenin modeli eskiydi, gövdesinde çizikler vardı, piyasanın kendine göre soğuk bir hesabı bulunuyordu. Bir eşyanın fiyatı, onu getiren insanın değeri hakkında hiçbir şey söylemez. Bunu biliyordum. Yine de bilgi, bedenin verdiği ilk hükme yetişemedi. Omuzlarım kapandı, sesim kısıldı, makineyi yeniden çantaya koyarken hareketlerim aceleci bir hâl aldı. Kendimi dükkândan değil, sanki küçük düşürüldüğüm bir yerden çıkarıyordum. Değersizlik duygusunun en yorucu tarafı da bu olabilir: Aklın kabul etmediği bir hüküm, içeride çoktan uygulanmaya başlanır.
Dışarı çıktığımda sanayi sokağının gürültüsü üzerime yayıldı. Karşı dükkânda hava tabancası çalışıyor, bir çırak elindeki yağlı bezle motor parçasını siliyordu. Yürürken adamın söylediği rakamı değil, o rakamın neden bana bu kadar dokunduğunu düşündüm. Bir eşyanın beklediğim kadar etmemesi nasıl oldu da hayatımın başka alanlarına uzandı? Zihin böyle anlarda dürüst bir muhasebeci gibi davranmıyor. Tek bir hayal kırıklığını alıp eski dosyaların arasına yerleştiriyor; yeterince başarılı olmadığım günleri, önemsenmediğim konuşmaları, başkasının yanında kendimi küçük hissettiğim anları aynı klasörde topluyor. Sonra bugünkü olay, geçmişte verilmiş bütün kararların yeni kanıtı gibi görünüyor.
Değersizlik çoğu zaman “Ben değersizim” cümlesiyle ortaya çıkmıyor zaten. Daha kurnaz, daha gündelik ifadeler kullanıyor. Bir toplantıda söz almamak, fikrini söylemeden önce üç kez düzeltmek, iltifatı hemen küçültmek, yardım istemeyi yük olmak sanmak... Başkalarının rahatça yaptığı şeyler içeride izin isteyen bir meseleye dönüşüyor. Kişi yalnızca reddedilmekten korkmuyor; reddin, hakkında zaten şüphelendiği şeyi doğrulamasından korkuyor. Bu nedenle kimi insan başarısızlıktan çok görünür olmaktan kaçınıyor. Denemediğinde kaybetmiyor belki, fakat kendi hakkındaki eski hükmü de sınamadan koruyor.
Bu hükmün kökleri tek bir yere inmiyor. Çocukken yalnızca eleştirilen biri kendisini yetersiz hissedebilir; fakat sürekli övülen, yalnızca başarılı olduğunda fark edilen biri de aynı yere başka bir yoldan varabilir. Sevgi açıkça geri çekilmese bile kabulün hangi şartlarda çoğaldığı çocuk tarafından fark edilir. Not yükseldiğinde yüzler aydınlanıyor, uslu durduğunda ev rahatlıyor, başkalarının önünde iyi göründüğünde gururla anlatılıyorsa, değer yavaşça var olmaktan çıkıp performansa bağlanabilir. Sonra insan büyür ve dinlenirken bile kendisini borçlu hisseder. Bir şey üretmediği gün, yalnızca verimsiz değil, daha az değerli olduğunu sanır.
Yine de geçmişi bütün suçların toplandığı kusursuz bir mahkeme gibi görmek istemiyorum. Bugünkü düzen de bu duyguyu beslemekte son derece becerikli. İnsanların işleri, evleri, bedenleri, ilişkileri ve mutlulukları yan yana sergileniyor; her şey karşılaştırılabilir bir tabloya dönüşüyor. Değer, görünür sonuçlarla ölçülüyor: Ne kazandın, nereye geldin, kaç kişi seni tanıyor, hayatın dışarıdan ne kadar düzgün görünüyor? Böyle bir ortamda içsel ölçü geliştirmek kolay değil. Kendi değerimizi başkalarının bakışından bağımsız kurduğumuzu söylesek bile, o bakışın dilini çoktan içimize almış olabiliyoruz. Toplum bizi yalnızca yargılamıyor; kendimizi hangi ölçülerle yargılayacağımızı da öğretiyor.
Bu yüzden değersizlik duygusu her zaman sessiz bir eziklik olarak görünmüyor. Kimi zaman kibirle, aşırı rekabetle, sürekli haklı çıkma ihtiyacıyla dolaşıyor. İçeride sağlam bir değer duygusu olmadığında üstün görünmek, değerli hissetmenin geçici bir yoluna dönüşebiliyor. Başkasını küçültmek, kendi yerini yükseltmiyor elbette; fakat birkaç dakikalığına düşme korkusunu bastırıyor. Ben de bunu bütünüyle dışarıda bırakamam. Başarısız olduğumda dünyayı adaletsiz, başkası öne geçtiğinde ölçüyü yanlış ilan ettiğim zamanlar oldu. Kendimi korumak için yalnızca geri çekilmedim; bazen ölçüyü de kendi lehime çevirmeye çalıştım. İnsan kendisini değersiz hissettiğinde her zaman masumlaşmıyor, kimi zaman başkalarının değerini taşımakta zorlaşıyor.
Dükkâna dönüp makineyi satmayı düşündüm. Sonra bunun, adamın verdiği fiyatı kabul etmekten mi yoksa kendimi kanıtlamak için daha iyi bir alıcı bulma isteğinden mi doğduğunu ayırt edemedim. Köşedeki çay ocağına oturup çantayı yanımdaki sandalyeye bıraktım. Masaların birinde üç usta hesap defterine bakıyor, hangisinin hangi parçayı aldığı üzerine tartışıyordu. Çaycı, kırık kulplu bir bardağı ayırıp tezgâhın altına koydu; bardak kullanılmaz hâlde değildi, yalnızca müşteriye çıkarmıyordu. Bu küçük ayrıntıya gereğinden fazla baktığımı düşündüm. Sonra insanın da kendisini çoğu zaman böyle ayırdığını fark ettim: İşe yaramaz olduğu için değil, kusuru görünür diye hayatın ön tarafına çıkarmıyor.
Kendini değersiz hisseden biri, değerli olduğuna dair kanıtları da kolay kabul etmiyor. Sevildiğinde karşısındakinin yanıldığını, başarılı olduğunda şanslı olduğunu, takdir edildiğinde insanların nezaket gösterdiğini düşünüyor. Olumsuz bir bakış yıllarca hatırlanırken, onlarca sıcak söz kısa sürede etkisini kaybediyor. Zihin tarafsız kanıt toplamıyor; önceden kurulmuş inancı koruyacak verileri seçiyor. Bu durum insanı yalnızca üzmüyor, ilişkileri de yoruyor. Sevginin sürekli ispatlanmasını isteyen kişi, aslında karşısındakinin sevgisinden çok kendi inanma kapasitesiyle mücadele ediyor olabilir. Ne kadar su verilirse verilsin, altı delik bir kap dolmuyor; fakat sorun suyun azlığında sanılıyor.
Yine de değersizlik duygusunu yalnızca yanlış bir düşünce saymak haksızlık olur. Bazen insan gerçekten değersizleştirildiği yerlerde yaşar. Emeğinin görünmediği bir iş, sözünün sürekli kesildiği bir aile, yalnızca ihtiyaç duyulduğunda arandığı ilişkiler vardır. İçerideki eski inanç, dışarıdaki gerçek muameleyle birleştiğinde ikisini ayırmak güçleşir. Kişi kötü davranışı hak ettiğini sanabilir; karşısındakiler de onun sessizliğini rıza diye okuyabilir. Burada bütün meseleyi kişinin kendine bakışına indirgemek, ona yapılanı görünmez kılar. Her acı içeriden üretilmez. Fakat dışarıdaki değersizleştirmeye uzun süre katlanmamızda, içeride zaten kurulmuş bir mahkemenin payı bulunabilir.
Çayımı bitirdikten sonra fotoğraf makinesini yeniden çıkardım. Açma düğmesine bastım; ekran birkaç saniye sonra yandı. Hafızasında unutulmuş görüntüler vardı: bulanık bir sokak, yarısı kadraja girmiş bir çocuk, deniz kıyısında eğilmiş yaşlı bir adam. Fotoğrafların hiçbiri teknik olarak iyi değildi. Yine de baktıkça, makinenin dükkânda söylenen rakamdan başka bir hayatı bulunduğunu hatırladım. Bu, onun piyasa değerini değiştirmiyordu. Adam haksız da olmayabilirdi. Fakat fiyatın doğru olması, anlamın tamamlandığı anlamına gelmiyordu. Değerle fiyatı birbirine karıştırdığımızda yalnızca eşyaları değil, kendimizi de yanlış bir pazarda ölçüyoruz.
Makineyi o gün satmadım. Bundan büyük bir iyileşme hikâyesi çıkarmak istemiyorum; belki birkaç ay sonra başka bir dükkâna götüreceğim. Eve dönerken içimdeki eski hüküm de ortadan kalkmadı. Hâlâ başarısız olduğumda kendimi yaptığımdan daha küçük, takdir edildiğimde olduğumdan daha geçici hissediyorum. Fakat dükkândaki adamın sesiyle kendi içimdeki sesin birbirine ne kadar benzediğini ilk kez ayırt ettim. Biri eski bir makineye fiyat biçmişti; diğeri yıllardır, önüme gelen her kaybı kullanarak bütün varlığıma değer biçiyordu. Sanırım değersizlik duygusunun en derin kökü, sevilmemiş olmak kadar, yaşadığımız her şeyi kendimiz aleyhine tanıklık etmeye zorlamaktır. İnsan kendi içinde kurulan bu mahkemeden hemen çıkamıyor; ama bir gün, önüne konan her rakamı hüküm sanmamaya başlayabiliyor.