"Sanırım Tanrı da benim gibi bir yazar olmalıydı ki, bu kadar çok taslakla uğraşmış." - Oscar Wilde"

Gecenin Büyüttüğü Yalnızlık

yazı resim

Fırının arka kapısından içeri girdiğimde un çuvallarının arasından sıcak, mayalı bir koku yükseliyordu; dışarıda kapanmış dükkânların metal kepenkleri boyunca dolaşan serinlik burada birkaç adımda dağılıyordu. Gece vardiyasına gelmeyen işçinin yerine yardım etmemi isteyen arkadaşım, önüme beyaz bir önlük atıp hamur teknelerini gösterdi. “Zor değil,” dedi, insanların yardım isterken karşısındakini ürkütmemek için söylediği o güvenilir olmayan cümleyle. Duvarın ötesinde şehir uyuyordu. Bizse henüz kimsenin acıkmadığı bir saatte sabahın ekmeklerini hazırlıyorduk.

İlk yarım saat boyunca geceyi fark etmedim. Tepsiler taşındı, hamurlar tartıldı, metal kürek zemine sürtündü. Yapılacak iş varken zihnin kendisini dinlemeye ayırdığı alan daralıyor; beden, sıradaki hareketi düşünmekle meşgulken insanın içinden yükselen her şey biraz beklemek zorunda kalıyordu. Sonra arkadaşım depoya indi, yoğurma makinesi düzenli bir uğultuyla çalışmaya devam etti ve yalnız kaldığım birkaç dakikada saatlerin değiştiğini sanki omuzlarımda hissettim. Gündüz aynı yerde dursam önemsiz sayacağım düşünceler, gece olunca kanıt bulmuş gibi üzerime gelmeye başladı.

Telefonumu çıkardım. Mesaj listesinde konuşabileceğim insanlar vardı, fakat hiçbirine yazmadım. Saat geç olduğu için rahatsız etmek istemediğimi söyledim kendime. Bu açıklama kibar görünüyordu; yine de tamamı doğru değildi. Uyanık birini bulup sıradan bir cevap almaktan, içimde büyüttüğüm duygunun karşı tarafta aynı büyüklüğü taşımadığını görmekten çekiniyordum. Yalnızlığın bazen kimseye ulaşamamakla değil, ulaşınca beklediğimiz yankıyı bulamamaktan korkmakla ilgili olduğunu o gece daha açık gördüm. İnsan kimi zaman kapıyı çalmaz, sonra içeriden kimsenin açmadığına inanır.

Gece, duygulara yeni bir içerik vermekten çok onların ölçüsünü değiştiriyor. Yorgun beden daha sabırsız, daha alıngan, daha korunmasız çalışıyor; gün boyunca ayrıntıları yerli yerine koyan dikkat dağıldığında geçmişten kalan görüntüler birbirine daha kolay bağlanıyor. Bir dostun gecikmiş cevabı ilgisizlik, ertelenmiş bir buluşma terk edilme, belirsiz bir gelecek kesin bir kayıp gibi görünebiliyor. Bunların hiçbiri bütünüyle uydurma olmayabilir. Fakat gecenin verdiği hüküm, her zaman gerçeğin kendisi değildir; bazen yalnızca uykusuz bir zihnin belirsizliği tehdit tarafına doğru çekmesidir.

Bunu bilmek insanı hemen sakinleştirmiyor. Geçmişte pek çok gece, ertesi gün daha küçük görünecek meseleleri kesin kararlar gibi yaşadım. Bir ilişkiyi zihnimde bitirdim, bir arkadaşlığın aslında hiç var olmadığına karar verdim, yaptığım işin bütün hayatımı çürüttüğünü düşündüm. Sabah olduğunda bunların tamamından vazgeçmedim; bazıları gerçekten taşıdığım sorunlardı. Fakat gece onları birbirinden ayırmadan tek bir karara sıkıştırmıştı: Hiçbir yere bağlı değildim. Yorulmuş zihin karmaşayı sevmez; çok sayıda nedeni tek bir cümlede toplar, sonra o cümleyi kimlik diye önümüze koyar.

Arkadaşım depodan dönüp önüme bir hamur parçası bıraktı. Nasıl yuvarlayacağımı gösterirken ellerime baktı, yüzüme değil. Bu, rahatlatıcıydı. Bazen insanın yanında kalmak için duygusunu anlatması gerekmiyor; aynı işi yapmak, aynı tepsiyi taşımak, birkaç dakika boyunca ortak bir ritme girmek de bedene yalnız olmadığını öğretebiliyor. Büyük konuşmaların kuramadığı yakınlığı, “Şunu biraz sola koy,” gibi sıradan bir cümle kurabiliyor. Yalnızlık yalnızca konuşma eksikliği değil; varlığımızın başka birinin hareketinde hesaba katılmamasıdır.

Fırının ön tarafına geçtiğimde sokak neredeyse boştu. Köşedeki nöbetçi taksinin sürücüsü direksiyona yaslanmış, karşı apartmanın girişinde güvenlik görevlisi küçük bir ekrandan kameraları izliyordu. Uzakta belediye aracının fırçaları asfalta sürtünüyordu. Geceyi hep herkesin çekildiği bir zaman sanmıştım; oysa şehir yalnızca başka insanların omuzlarına geçiyordu. Ekmek pişirenler, hastalara bakanlar, yol bekleyenler, temizlik yapanlar, güvenlik kulübelerinde sabaha kadar oturanlar aynı saatlerin içinde yaşıyor ama gündüzün ortak düzenine tam olarak katılamıyordu. Toplumun görünmeyen kısmı, çoğunluk uyurken hayatın devam etmesini sağlıyor; sonra herkes uyandığında onların yorgunluğu kişisel bir sorunmuş gibi kalıyordu.

Belki geceleri kendimi yalnız hissetmemin bir bölümü de dünyanın ritmine yetişememekten geliyordu. Uyanıkken başkalarının uyuduğunu bilmek, yalnızlığı yalnız bir duygu değil, bedensel bir zaman farkı hâline getiriyor. Paylaşılan hayatın dışına çıkmış gibi oluyorsun. Ne konuşmaların içindesin ne de ertesi gün başlayacak hareketin. Gece çalışanların gündüz uyurken kaçırdığı sofralar, telefonlar, küçük aile tartışmaları ve arkadaş buluşmaları birikiyor; aidiyet bazen sevgiden değil, aynı saatlerde hayata karışabilmekten besleniyor. Sevildiği hâlde ortak zamandan düşen biri, yavaşça görünmezleşebiliyor.

Yine de geceye bütün suçu vermek kendimi temize çıkarmanın kolay bir yolu olurdu. Ben de onu büyütmek için kullandım. Bazı düşünceleri gündüzün sınamasına çıkarmak yerine geceye sakladım; kimse itiraz etmesin, kendi hikâyemi bozan bir ayrıntı göstermesin istedim. Kederimi koruduğum zamanlar oldu, çünkü ondan vazgeçersem yaşadıklarımı küçümsemiş olacağımı sandım. İnsan acı çektiği için yalnız kalmaz yalnızca; kimi zaman yalnızlığını bozmaya gelen yakınlığa da kuşkuyla bakar. Alıştığı iç iklim değişirse kim olacağını bilemediğinden, kendisine uzanan eli geçici bir nezaket sayar ve geri çekilir.

Hamurlar fırına girdikçe içerinin sıcaklığı arttı. Önlüğümün koluyla alnımı sildim, arkadaşım susarak çalışmaya devam etti. Ne beni teselli etmeye çalıştı ne de neden dalgın olduğumu sordu. Buna önce ilgisizlik anlamı verdim, sonra onun da bütün gece ayakta kaldığını, hesapları düşündüğünü, eksik işçinin yükünü taşıdığını fark ettim. Kendi yalnızlığına fazla yaklaşan kişi, başkasının da içinde bir hayat sürdüğünü unutabiliyor. Anlaşılmayı beklerken çevresindekileri yalnızca kendisine dönük davranışlarıyla ölçüyor; onların yorgunluğunu, korkusunu ve sessizce sürdürdüğü mücadeleyi arka plana itiyor.

İlk tepsiler çıktığında ekmeklerin kabukları soğurken ince çıtırtılar duyuldu. Arkadaşım kasalara hangi mahalleye gideceklerini yazdı; birazdan bu ekmekler uyanan evlerin sofralarına ulaşacak, onları yapanların yüzü bilinmeyecekti. Elimde tuttuğum sıcak somunun üzerinde parmaklarımdan kalan un izine baktım ve gecenin yalnızlığı büyüttüğü kadar, başkalarının görünmeyen varlığını da büyütebildiğini düşündüm. Karanlıkta kendimi dünyanın dışında sanmıştım; oysa hiç tanımadığım insanların sabahına küçük bir katkı hazırlıyordum. Bu düşünce beni bütünüyle rahatlatmadı. Yalnızlık ortadan kalkmadı, yalnızca tek kişilik hikâyemden çıkarak daha geniş, daha utandırıcı ve daha şefkatli bir hâl aldı. Gece beni kimsesiz bırakmamıştı; gündüzün gürültüsünde unuttuğum bağların, ben bakmadığım için yok olmadığını göstermişti.

Yorumlar

Başa Dön