Vapur iskeleden ayrılırken telefonumdaki ses kaydını üçüncü kez başa sardım. Bir arkadaşıma göndermek için konuşmuş, sonra kendi sesimi duyunca mesajı yollamaktan vazgeçmiştim. Kaydın içinde bana ait olduğu hâlde tanımadığım bir ton vardı; kelimeler gereğinden fazla ölçülü, kahkaha kısa, cümlelerin sonu sanki karşımdakinden izin ister gibi alçalıyordu. Güvertede martılar vapurun peşine takılmış, motorun uğultusu konuşmaları parçalara ayırmıştı. Kaydı silmedim. İnsan kendi sesinden bu kadar rahatsız oluyorsa, mesele yalnızca kaydın kötü çıkması olamazdı.
Kendi sesimizi içeriden kemiklerin, kasların ve bedenin taşıdığı titreşimlerle duyduğumuz için kayıttaki hâli bize yabancı gelir; bunu biliyorum. Fakat beni huzursuz eden yalnızca sesimin inceliği değildi. Söylediklerimin biçimiydi. Düşündüğüm şeyi doğrudan anlatmak yerine onu yumuşatıyor, muhtemel itirazları daha ortaya çıkmadan cevaplıyor, karşımdakinin rahatsız olmayacağı bir yol arıyordum. Henüz dinleyen kimse yokken bile kendimi düzenlemiştim. Bir süre kaydı değil, yıllardır konuşurken kullandığım o görünmez makası düşündüm. Hangi kelimeleri kesiyor, hangilerini kısaltıyor, hangi duyguları cümlenin sonuna varmadan buduyordum?
İç ses denildiğinde akla, insanın derinlerde sakladığı saf ve yanılmaz bir gerçek geliyor. Sanki bütün dış etkiler sustuğunda içeriden kusursuz bir yön göstergesi çıkacakmış gibi. Buna inanamıyorum. İçimizde konuşanların hepsi bize ait değil; bazıları aileden kalan uyarılar, bazıları öğretmenlerin yüz ifadeleri, bazıları yıllarca çalıştığımız yerlerin dili, bazıları da başkalarına benzemediğimizde duyduğumuz tedirginlik. Kendi zihnimde yalnız yaşamıyorum. Orada, neyi abarttığımı söyleyenler, daha fazlasını yapmam gerektiğini hatırlatanlar, ayıp olacağını fısıldayanlar ve her hevesin önüne hesap cetveli koyanlar var. Kalabalık uzun süre içeride kalınca sesini yükseltmesine gerek duymuyor; insan onu kendi düşüncesi sanmaya başlıyor.
Bu karışıklık yalnızca başkalarının baskısıyla oluşmuyor. Bazen kendimizi korumak için de içimizdeki sesi değiştiriyoruz. Bir şeyi çok istediğimizi kabul edersek kaybetme ihtimali büyüyor, bu yüzden isteği küçültüyoruz. Kırıldığımızı söylersek karşılığında ilgisizlik görebiliriz; “önemli değil” deyip duyguyu daha güvenli bir biçime sokuyoruz. Başarısız olmaktan korktuğumuz bir işe “zaten bana göre değil” diyoruz. Zihin, hayal kırıklığını önceden azaltmak için arzunun sesini kısabiliyor. Sonra yıllar geçiyor ve gerçekten neyi istemediğimizi, neyi istemekten vazgeçtiğimizi ayırt edemiyoruz.
Vapurun kapalı bölümüne indiğimde karşılıklı koltuklarda oturan iki kadın, bir düğünden söz ediyordu. Biri elbisesini beğenmediğini söyledi, diğeri hemen “Millet ne der?” diye sordu. İlk kadın kısa bir duraksamadan sonra elbisenin o kadar da kötü olmadığını anlatmaya başladı. Bu konuşmada olağanüstü bir şey yoktu; belki de tam bu yüzden aklımda kaldı. Beğenmemek gibi basit bir duygu, birkaç saniye içinde savunulması gereken bir suça dönüşmüştü. İnsan kendisini sürekli açıklamak zorunda kaldığında, bir süre sonra hissetmekten önce savunmasını hazırlıyor. İç ses böyle zamanlarda susmuyor; daha mahkemeye çıkmadan ifadesini değiştiriyor.
Ben de birçok duygumu ancak makul bir gerekçeye dönüştürdüğümde kabul edebildim. Yorulduğumu söylemek için çok çalışmış olmam, gitmek istemediğimi söylemek için orada kötü muamele görmem, birini özlediğimi kabul etmek için ilişkinin özel olması gerekiyordu. Duygunun tek başına yetmediği, mutlaka kendisini kanıtlaması gereken bir düzen kurmuşum. Beden daha erken konuşuyordu: omuzlarda sertlik, midede çekilme, durup dururken derin nefes alma ihtiyacı. Fakat ben bu işaretleri dinlemek yerine sorguya çekiyordum. Huzursuzluğun haklı mı, yorgunluğun meşru mu, öfkenin ahlaklı mı olduğunu araştırırken içeriden gelen şeyi tanınmaz hâle getiriyordum.
Yine de her bedensel tepkiyi hakikat saymak başka bir kolaycılık olur. Beden, bugünkü anı geçmişte öğrendiği tehlikelerle karıştırabilir; alışılmadık olanı yanlış, tanıdık olanı güvenli sanabilir. İç ses dediğimiz şey de yalnızca ilk tepki değildir. Bazen en hızlı yükselen cümle, yıllardır tekrarlanmış korkunun sesidir. Kendi sesimizi bulmak, içimizden geçen ilk şeyi kutsamak değil; hangi cümlenin nereden geldiğini, hangi duygunun bugüne, hangisinin eski bir beklentiye ait olduğunu sabırla ayırmak olabilir. Bu ayrım temiz ve kesin yapılmıyor. Bazı korkular gerçekten koruyor, bazı arzular gerçekten bize zarar verebiliyor. İçerisi, iyiyle kötünün etiketlendiği düzenli bir raf değil.
Üstelik dışarıdaki dünya, bu iç karışıklığa sürekli yeni sesler ekliyor. Ne kadar kazanırsak yeterli olacağımızı, hangi yaşta nerede bulunmamız gerektiğini, hangi görünüşün kabul göreceğini, boş vaktimizi bile nasıl değerlendirmemizin makbul sayıldığını durmadan öğreniyoruz. Kendi ritmimizi duymaya fırsat bulamadan başkalarının temposuna ayak uyduruyoruz. Bir şeyi gerçekten sevdiğimiz için mi, sevilecek biri gibi görünmek için mi yaptığımız bulanıklaşıyor. Toplum yalnızca seçimlerimizi yönlendirmiyor; seçim yaparken kullandığımız cümleleri de önceden hazırlıyor. Sonunda kendi hayatımızı anlatırken bile bize verilmiş kelimelerle konuşuyoruz.
Bunu fark etmek beni bütünüyle masum kılmıyor. Başkalarının beklentilerine uyduğum kadar, kendi içimdeki bazı sesleri de işime gelmediği için susturdum. Bir ilişkide rahatsız olduğumu erken fark edip konuşmadım; çünkü konuşmak, benim de sorumluluk almamı gerektirecekti. Bir işi istemediğimi bildiğim hâlde yıllarca şartlardan yakındım; ayrılma ihtimalinin korkusunu görmektense kendimi mecbur saymak daha kolaydı. İç ses yalnızca bastırılan masum bir çocuk değildir. Bazen duymamak için üzerini örttüğümüz rahatsız edici bir tanıktır. Ne istediğimizi söylediği kadar, nerede korkak davrandığımızı da gösterebilir.
Vapur karşı kıyıya yaklaşırken telefonumdaki kaydı yeniden açtım. Bu kez kelimelere değil, cümlelerin arasındaki kısa duraklara dikkat ettim. Bir yerde söylemek istediğim şeyi değiştiriyor, başka bir yerde gülerek hafifletiyor, en sonunda da “Ama sen bilirsin” diyerek bütün ağırlığı karşımdakine bırakıyordum. Kaydı göndermedim; fakat silmekten de vazgeçtim. Kusurlu bir konuşmaydı, ne tam dürüst ne bütünüyle sahteydi. Galiba çoğu sesimiz böyle oluşuyor. İçinde korku da var, alışkanlık da, gerçek bir istek de. Kendimize ait olanı bulmak için bütün fazlalıkları tek hamlede temizleyemiyoruz.
İskeleye yanaşırken motorun sesi azaldı ve bir anlığına çevredeki küçük sesler belirginleşti: halatın metal yüzeye sürtünmesi, görevlinin kısa uyarısı, yan koltuktaki çocuğun annesine sorduğu soru. Telefonu cebime koymadan önce kaydın son birkaç saniyesini dinledim. Konuşmam bitmişti ama kaydı hemen kapatmamıştım; ardından derin bir nefes ve çok hafif bir “neyse” duyuluyordu. Beni asıl durduran, söylediğim cümleler değil, onların arkasında kalan o sesti. İçimizdeki ses her zaman açık bir talep, güçlü bir karar ya da anlaşılır bir cümle hâlinde gelmiyor. Kimi zaman kendimizi susturduktan sonra verdiğimiz nefeste kalıyor. Onu duymak, ne yapacağımızı hemen bildirmiyor; yalnızca yıllardır konuşanların arasında hâlâ bize ait bir tınının bulunduğunu gösteriyor. Belki insan kendisine, o sesi büyüttüğünde değil, onu yine susturabileceğini fark edip bu kez susturmadığında yaklaşmaya başlıyor.