"Kelimelerin gücüyle dünyaları değiştirin."

Kendine Geç Kalan İnsan

yazı resim

Havuzun kenarında, ayaklarımı suya sokmadan oturuyordum. Klor kokusu genzimi yakıyor, tavandaki büyük lambalar suyun üzerinde titreşen beyaz lekeler bırakıyordu. Çocukların dersi yeni bitmişti; terlik sesleri soyunma odasına doğru uzaklaşırken geride birkaç köpük makarna, kıyıya vurmuş plastik bir top ve yüzeyde hâlâ dağılmamış küçük dalgalar kalmıştı. Eğitmen, elindeki tahtaya bakıp adımı sordu. Söyledim. Yaşımı yazarken kalemi kısa bir an durdu, sonra gayet sıradan bir sesle “Daha önce hiç yüzdünüz mü?” dedi. “Hayır,” dedim. Cevabımın içindeki gecikmeyi yalnızca ben duydum.

Yüzme öğrenmeye neden bu kadar geç geldiğimi sordular daha sonra. Yoğunluk dedim, fırsat olmadı dedim, küçükken imkân yoktu dedim. Hepsi doğruydu; fakat doğruların da insanı saklamaya yarayan bir düzeni var. Bazı şeyleri yalnızca zaman bulamadığımız için ertelemiyoruz. Yapamadığımız görülmesin diye başlamıyor, geç kaldığımız anlaşılmasın diye biraz daha gecikiyoruz. İlk adımı atmadıkça başarısız sayılmayacağımızı sanıyoruz. Böylece yıllar geçiyor ve korunmak için kurduğumuz bekleyiş, sonunda korktuğumuz hükmü kendisi veriyor: Artık çok geç.

Oysa geç kalmışlık çoğu zaman saatle ilgili değil. Başkalarının çoktan ulaştığını sandığımız bir yere henüz varamamış olmakla ilgili. Yan kulvarda on yaşındaki bir çocuk, eğitmenin işaretini beklemeden suya atladı. Suyun onu taşıyacağından emin görünüyordu. Ben ise ayağımı ilk basamağa koyarken korkumdan çok, korkumun görünmesinden utanıyordum. İnsan yalnızca yapamadığı şeyden utanmıyor; onu hangi yaşta hâlâ yapamadığından da utanıyor. Beden suyun derinliğini ölçerken zihin çevredeki bakışları hesaplıyor. Tehlike tek başına boğulmak değil; başkalarının önünde acemi kalmak da bedende benzer bir gerilim yaratabiliyor.

Kendime geç kaldığımı ilk kez orada düşünmedim elbette. Bu duygu daha önce de vardı, yalnızca başka isimlerle yaşıyordu. Kariyer kaygısı, yorgunluk, kararsızlık, şartların uygun olmaması... Bazı yıllarımı hazırlık sanarak geçirdim. Kendimi daha cesur, daha düzenli, daha güçlü hissettiğimde başlayacağımı düşündüm. Ne var ki beklediğim kişi bir türlü gelmedi. Sonradan fark ettim: Ulaşmaya çalıştığım o kusursuz hâl, yolun sonunda oluşabilecek bir şeydi; ben onu yolculuğun giriş belgesi sanmıştım. Kendine geç kalan kişi bazen tembel değildir. Yola çıkabilmek için, yolun kendisinde kazanacağı özelliklere önceden sahip olmayı bekliyordur.

Yine de bütün suçu korkuya bırakmak kolay olur. Hayatın maddi tarafı, insanın içindeki isteklerden daha gürültülü konuşabiliyor. Geçim, aile sorumlulukları, çalışma saatleri, bakım yükü, hastalıklar, taşınmalar... Herkes hayatına eşit genişlikte başlamıyor. Birinin gençlik dediği yıllar, başkasının yalnızca ayakta kalmaya çalıştığı bir dönem olabilir. Sonra aynı yaşta buluşmuş gibi karşılaştırılıyoruz. Toplum herkese aynı takvimi uzatıyor ama kimsenin yolda taşıdığı yükü hesaba katmıyor. Bu yüzden bazı gecikmeler kişisel seçim değil, hayatın insana bıraktığı dar geçitlerin sonucudur. Yine de bunu söylerken kendi payımı bütünüyle silmek istemiyorum. Bazı kapılar gerçekten kapalıydı; bazılarının önünde ise ben, içeri girmemek için uzun açıklamalar yaptım.

Eğitmen suya girmemi istediğinde göğsümün altında sert bir düğüm oluştu. İlk basamak, sonra ikincisi. Su belime geldiğinde geri dönme isteği, akla uygun gerekçeler bulmakta şaşırtıcı derecede hızlıydı. Bugün yorgunum. Önce biraz izlesem daha iyi olur. Belki başka bir gün. Zihin, korkuyu dürüstçe söylemek yerine onu mantıklı bir karara çevirmeyi seviyor. Böyle anlarda kendimi kandırdığımı fark etmek, kandırmayı hemen durdurmuyor. Beden eski hesabını sürdürüyor; kaslar geriliyor, nefes kısalıyor, ayaklar zemine gereğinden fazla bastırıyor. İnsan bir şeyi anladığında özgürleşmiyor hemen. Bazen yalnızca hangi zincirin ses çıkardığını öğreniyor.

İlk denemede yüzümü suya sokamadım. Eğitmen acele etmedi. Yanımdaki adam, benden daha rahat görünmek için şaka yaptı; onun da elleri havuz kenarına sıkıca tutunuyordu. Birkaç dakika sonra ikimizin de aynı şeyi farklı biçimlerde sakladığını fark ettim. Ben sessizleşiyor, o gülüyordu. Korku herkeste aynı yüzle görünmüyor. Kimini ağırlaştırıyor, kimini konuşturuyor, kimini öfkelendiriyor. Dışarıdan bakınca kişilik dediğimiz bazı davranışlar, içeride yaşanan gerilimin seçtiği kılık olabilir. Bu düşünce beni rahatlattı mı, emin değilim; fakat kendime yönelttiğim küçümsemeyi biraz azalttı.

İnsan geç kaldığını düşündüğünde yalnızca bugünü yaşamıyor. Geride bıraktığı ihtimaller de o ana üşüşüyor. Keşke daha önce başlasaydım, keşke o zaman cesaret etseydim, şimdi nerede olurdum... Geçmiş, yaşanmamış hayatları üretmekte cömerttir; üstelik onları gerçeğinden daha kusursuz gösterir. Başlasaydım mutlaka başaracakmışım, gitseydim mutlaka mutlu olacakmışım, söyleseydim her şey değişecekmiş gibi düşünürüm. Oysa yaşanmamış ihtimallerin yenilgileri yoktur. Bu yüzden bugünkü hayatla karşılaştırıldıklarında daima parlak görünürler. Kendine geç kalmanın acısı, yalnızca kaybedilen zamandan değil, hiç sınanmamış bir hayatın zihinde sürekli kazanmasından doğuyor.

Havuzun ortasına doğru ilk kez uzandığımda eğitmenin eli hâlâ karnımın altındaydı. Bunu bildiğim hâlde suya güvenemedim. Başımı kaldırdıkça bacaklarım battı, battıkça daha çok çırpındım. Sonra birkaç saniyeliğine hiçbir şeyi düzeltmeye çalışmadım. Su beni kusursuz biçimde taşımadı; ben de birden öğrenmedim. Yalnızca batmadım. O kısacık an, yıllardır kendime anlattığım bir şeyi bozdu: Geç kalmış olmak, bedenin öğrenme kabiliyetini ortadan kaldırmıyordu. Geçmiş, ilk tepkiyi belirleyebiliyor ama son tepki üzerinde tek başına söz sahibi değil. Yeni bir deneyim, eski beklentiyi hemen silmese de onun yanına başka bir ihtimal koyabiliyor.

Buradan kolay bir umut çıkarmak istemiyorum. Her şeyin zamanı yoktur; bazı fırsatlar gerçekten kapanır, bazı kayıplar geri gelmez. “Hiçbir şey için geç değildir” sözü, hayatın herkese aynı cömertliği gösterdiğini varsaydığı için bana eksik geliyor. Bazı şeyler için geç kalınır. Fakat bir kapının kapanmış olması, bütün binanın kapandığı anlamına gelmez. İnsan çoğu zaman kaybettiği tek ihtimali, yaşayabileceği bütün hayatla karıştırır. Yasını tutmadığı geçmiş, bugünün önüne geçer; başlamadığı her şeyi de o eski kaybın devamı sanır.

Ders bittiğinde çocukların bıraktığı plastik top hâlâ havuzun öbür ucunda yüzüyordu. Görevli uzun saplı fileyle topu kıyıya çekti; su, birkaç saniye dalgalandıktan sonra yeniden duruldu. Soyunma odasına giderken hâlâ yüzme bildiğimi söyleyemezdim. Bir ders, yılların gecikmesini telafi etmemişti. Üstelik ertesi hafta yine korkacağımı biliyordum. Fakat eve dönerken beni rahatsız eden şey artık yalnızca geç kalmış olmam değildi. Yıllarca, kendime ulaşmayı belirli bir yaşın, doğru şartların ve kusursuz cesaretin arkasına saklamıştım. Oysa insan kendisine vardığında geçmişte bıraktığı kişiyi bulmuyor; gecikmenin, korkunun ve vazgeçişlerin içinden hâlâ yaşayabilecek olanı buluyor. Belki kendine geç kalmak, yolun bitmesi değildir. Asıl gecikme, önümüzde kalan zamanı da geride kalan zamana ceza olarak vermeye devam ettiğimizde başlar.

Yorumlar

Başa Dön