"Kelimelerin gücüyle dünyaları değiştirin."

Kendine Yabancılaşmanın Sessizliği

yazı resim

Berber dükkânında kapanışa yakın bir saat vardı. Tavandaki beyaz ışık yüzleri güzelleştirmiyor, yalnızca ayrıntıları saklamıyordu; yerde saç kırpıntıları, tezgâhta yarım bırakılmış bir çay, radyoda kimsenin dinlemediği bir haber bülteni. Berber, makineyi çalıştırmadan önce her zamanki soruyu sordu: “Nasıl yapalım?” Aynadaki yüzüme baktım, sonra onun arkasındaki yüzüne. “Sen bilirsin,” dedim. Cümle ağzımdan öyle kolay çıktı ki, karar vermekten çok uzun süredir ezberlenmiş bir hareketi tamamlamışım gibi hissettim.

O an saçımın nasıl kesileceği pek önemli değildi. Birkaç hafta sonra yeniden uzayacaktı. Yine de o iki kelimenin peşimi bırakmamasının nedeni, onları yalnızca berbere söylemediğimi fark etmemdi. Nerede oturulacağına, hangi yoldan gidileceğine, neye kırılmanın makul sayılacağına kadar pek çok şeyi başkalarının bilgisine, zevkine ya da tahammülüne bırakmıştım. Bunu güçsüzlük gibi yaşamamıştım üstelik. Kendimi uyumlu, kolay geçinilen, sorun çıkarmayan biri diye tanımıştım. İnsan bazen kendinden çekildiği yeri erdem diye adlandırınca, yokluğuna uzun süre alışabiliyor.

Makinenin uğultusu kulağımın dibinde dolaşırken, karar vermemenin her zaman kararsızlık olmadığını düşündüm. Kimi zaman ne istediğimizi biliriz; yalnızca bunu söylediğimiz anda ortamda oluşacak küçük değişikliği taşımak istemeyiz. Karşımızdakinin kaşı hafifçe kalkabilir, sesi soğuyabilir, yüzünde belirsiz bir memnuniyetsizlik görünebilir. Beden bu küçük işaretleri yalnızca bir görüş ayrılığı gibi karşılamaz; daha eski bir şey sanır. Nefes kısalır, omuzlar gerilir, dikkat kendi isteğimizden kopup karşı tarafın yüzüne yönelir. Böylece tercih kaybolmaz, yalnızca ilişkinin zarar görmeyeceği kadar geriye çekilir.

Beni asıl huzursuz eden, bu geri çekilişin zamanla görünmez hâle gelmesi. İlk başta bir tartışmayı büyütmemek için susarsınız, sonra huzuru koruyan kişi olduğunuzu düşünmeye başlarsınız. Bir daveti istemediğiniz hâlde kabul eder, bunu nezaket sayarsınız. Yorgun olduğunuz hâlde devam eder, dayanıklı olduğunuzla övünürsünüz. Bir süre sonra korkuyla verdiğiniz kararları karakterinizin doğal parçası gibi anlatırsınız. “Ben zaten böyleyim” cümlesi, kendimizi tanımanın değil, yıllardır değiştirmediğimiz bir savunmanın özeti olabilir. Bunu söylemek ağır geliyor; çünkü bazı iyi özelliklerimizin içinde eski korkuların payı bulunduğunu kabul etmek, iyiliğimizi kirletiyormuş gibi hissettirebilir.

Her şeyi çocukluğa bağlamanın rahat bir yanı var. Sebep uzaklaşınca bugünkü sorumluluk hafifliyor. Yine de ilk öğrendiklerimizi görmezden gelmek de mümkün değil. Çocuk, evde yalnızca söylenen sözleri değil, yüzlerin hangi anda değiştiğini, hangi duygunun ortamı gerdiğini, ne zaman susarsa bağın korunduğunu da öğreniyor. Kızdığında sevgi geri çekiliyorsa öfkesini, ağladığında küçümseniyorsa üzüntüsünü, itiraz ettiğinde suçlanıyorsa isteğini saklıyor. Sonra büyüyor; insanlar onun sakinliğini, inceliğini, herkesi düşünmesini seviyor. Kimse bu güzel görünen davranışların içeride ne kadar dikkat, hesap ve yorgunluk istediğini sormuyor.

Başkalarının hâlini çabuk sezmek çoğu zaman övgü alıyor. Bir odada kimin gerildiğini, hangi sözün kıracağını, kimin dışarıda kaldığını erkenden fark eden kişi “duyarlı” bulunuyor. Bu gerçekten duyarlılık olabilir; fakat bazen yıllarca çevredeki tehlikeyi önceden anlamaya çalışan bir dikkatin devamıdır. Dışarıya bu kadar alışmış bir zihin, içeri döndüğünde aynı açıklığı bulamayabilir. Başkasının sesindeki titremeyi seçer ama kendi çenesinin neden sıkıldığını geç fark eder. Herkesin rahatını korurken kendi yorgunluğunu ahlaki bir kusur gibi yorumlar. En yakındaki hayat, kendisininki, en geç okuduğu metne dönüşür.

Berber başımı hafifçe öne eğdi. Enseme düşen saçlar kaşındırıyordu; pelerinin altında elimi oynatıp durdum ama bir şey söylemedim. Söylesem duracak, fırçayla temizleyecekti. Aramızda kırılacak bir bağ, kaybedilecek bir sevgi, büyüyecek bir çatışma yoktu. Buna rağmen ilk hareketim rahatsızlığımı saklamak olmuştu. Bu küçük an, yıllardır kurduğum büyük açıklamaları biraz utandırdı. Demek yalnızca insanlardan çekinmiyordum; kendi duyumumu ciddiye almakta da gecikiyordum. Beden “burada bir şey batıyor” diyordu, zihnim önce bunun söylenmeye değip değmeyeceğini tartıyordu.

Kendine yabancılaşmak, kendini hiç tanımamak değildir sanırım. Tersine, kişi kendisi hakkında son derece düzenli bir hikâyeye sahip olabilir. Sakin olduğunu, fazla şey istemediğini, güçlü kaldığını, kimseye yük olmadığını anlatır. Fakat bu anlatının içinde hissettiğiyle gösterdiği, arzuladığıyla seçtiği, yorulduğuyla sürdürdüğü arasındaki mesafe görünmez kalır. Hikâye yaşananı açıklamak yerine onu örtmeye başladığında yabancılık derinleşir. Kendi sesimiz kaybolmaz; hakkımızda yıllardır tekrar ettiğimiz düzgün cümlelerin altında duyulmaz olur. En tehlikeli sessizlik de budur, çünkü dışarıdan bakıldığında her şey yerli yerindedir.

Üstelik ölçülerimizi yalnızca yakınlarımız belirlemiyor. Hangi hayatın başarılı, hangi mesleğin saygın, hangi yaşın geç, hangi yorgunluğun kabul edilebilir olduğunu çoktan kurulmuş bir düzenin içinde öğreniyoruz. Daha neyi sevdiğimizi anlamadan ne istememiz gerektiği önümüze konuyor. Sonra o hedeflere ulaştığımızda içimiz hâlâ daralıyorsa nankör olduğumuzu düşünüyoruz. Oysa bir hayat kötü olmadığı hâlde bize ait olmayabilir. Güvenli bir yol, yönümüz olmayabilir. Kalabalığın alkışladığı bir kimlik, içeride taşınması güç bir üniformaya dönüşebilir. Toplum yalnızca davranışlarımızı değil, arzularımızı da biçimlendirdiğinde, başkasının isteğini kendi sesimizle duymaya başlarız.

Yine de her geri çekilişi korku diye açıklamak istemiyorum. Bazen sevdiğimiz için yer açarız, bazen gerçekten önemsizdir, bazen ortak hayatın sürdürülebilmesi için vazgeçmek gerekir. İnsanı yalnızca korunma biçimlerinden ibaret görmek, onu başka bir kalıba sokar. Beni düşündüren, verdiğimiz yerin hep aynı taraftan eksilip eksilmediği. Bir ilişkide, bir ailede, bir işte sürekli aynı kişi geri çekiliyorsa, orada fedakârlıktan daha fazlası vardır. İnsan bir gün kendisine ayrılmış yeri de başkasına verir ve bunu olgunluk sanır. Sonra neden huzursuz olduğunu açıklayamaz; çünkü hayatı dağılmamıştır, yalnızca içinde kendisine kalan alan küçülmüştür.

Bu alanın bütünüyle kaybolmadığını huzursuzluktan anlıyoruz. İçeride hâlâ bir şey karşılaştırıyor, “böyle olmak zorunda mıydı” diye soruyor, eskiden işe yarayan biçimin artık dar geldiğini haber veriyor. Rahatsızlık her zaman bozulmanın belirtisi olmayabilir; bazen değişmiş olmamıza rağmen eski ölçülerle yaşamaya devam ettiğimizin işaretidir. Geçmiş, bedene hızlı yollar öğretir ama onları sonsuza kadar tek yol olarak bırakmaz. Bir isteği söylediğimizde dünyanın yıkılmadığını, hayır dediğimizde herkesin gitmediğini, dinlendiğimizde değerimizin azalmadığını yaşayarak gördükçe içeride başka ihtimaller de yer açar. Değişim, büyük sözlerden çok küçük kanıtlarla inandırıcı olur.

Berber makineyi kapatıp aynayı arkama tuttu. “Nasıl olmuş?” diye sordu. İlk kez görüntüye gerçekten baktım. Ense biraz fazla kısaydı; bunu söylemek için geç kalmıştım. Önlerin biraz daha uzun kalmasını istedim. Berber hiçbir şey olmamış gibi makası eline aldı, iki küçük düzeltme yaptı. Dükkânın düzeni bozulmadı, radyodaki haber devam etti, kapının önünden aynı dolmuş geçti. İnsan bazen kendi isteğini söylemenin dünyayı sarsacağını sanıyor; oysa çoğu zaman sarsılan yalnızca yıllardır içinde taşıdığı eski beklenti oluyor. Pelerin omuzlarımdan alındığında boynuma serin hava değdi ve şunu düşündüm: Kendimize yabancılaştığımız yer, kim olduğumuzu bütünüyle unuttuğumuz an değil; neye razı olduğumuzla neyi seçtiğimiz arasındaki farkı duymamaya başladığımız yerdir. O farkı bir kez işitince eve dönmüş sayılmıyoruz, fakat artık hangi kapının bize ait olmadığını sessizlikten anlayabiliyoruz.

Yorumlar

Başa Dön