"Kelimelerin gücüyle dünyaları değiştirin."

Kendini Ararken Kaybolmak

yazı resim

Kaybolan eşya bürosundaki görevli, önümdeki formu çevirip çantamın ayırt edici özelliğini sordu. Siyah, orta boy, iki bölmeli olduğunu söyledim. Başını kaldırmadan, “Buradakilerin yarısı öyle,” dedi. Fermuarındaki kopuk deri parçasını, iç cebindeki tükenmez kalem lekesini, sapına düğümlediğim ince ipi hatırlamaya çalıştım. Çantayı her gün taşıdığım hâlde onu tarif edemiyordum. Raflarda birbirine benzeyen onlarca eşya duruyor, sahiplerinden ayrılınca hepsi şaşırtıcı biçimde sıradan görünüyordu. Bir an, insanın kendisini bulmaya çalışırken de benzer birkaç özellik sıralayıp doğru kişiyi göstermesini beklediğini düşündüm.

Çantayı sabah treninde unutmuştum. İçinde önemli sayılabilecek pek bir şey yoktu; bir kitap, şarj kablosu, not defteri, yarısı kullanılmış bir kolonya ve birkaç evrak. Yine de yokluğu omzumda hissediliyordu. İstasyona dönerken attığım her adımda, onu en son nerede gördüğümü düşündüm. Hangi koltukta oturmuştum, kalkarken neye dalmıştım, neden arkamı kontrol etmemiştim? Hafızam eksik yeri kapatmak için görüntüler üretiyor, ben de hangisinin gerçekten yaşandığını ayırt edemiyordum. Kayıp bir eşyanın peşinde bile zihnin kendisini haklı çıkaracak bir hikâye kurması, bana pek güven vermedi.

Kendimizi ararken de hafızaya fazla inanıyoruz. Geçmişte sevdiğimiz şeylerin, verdiğimiz kararların ve başkalarının bizim hakkımızda söylediklerinin içinden değişmez bir kimlik çıkarmaya çalışıyoruz. “Ben çocukken de böyleydim,” diyor, bugünkü davranışımıza eski bir kanıt buluyoruz. Oysa geçmişi, olduğu biçimiyle saklamıyoruz; bugünkü ihtiyaçlarımızla yeniden düzenliyoruz. Kendimizi cesur görmek istediğimizde karşı çıktığımız anları, kırılgan görmek istediğimizde incindiğimiz günleri öne çıkarıyoruz. Hatıralar yalan söylemiyor belki, ama bütün gerçeği aynı anda anlatmıyor. İnsan kendisini geçmişinde ararken, seçtiği sahnelerin yönetmeni olduğunu kolayca unutuyor.

Görevli, depoda benzer bir çanta bulunduğunu söyleyip beni arka tarafa götürdü. Koridorun sonunda şemsiyeler, çocuk montları, poşetler, anahtarlar ve tek kalmış eldivenler vardı. Her nesnenin bir yere yetişen, bir şey düşünen, bir an dalgınlaşan sahibini hayal ettim. Görevli çantayı indirdi; uzaktan benimkine benziyordu. Elimi sapına attığım anda bana ait olmadığını anladım. Kumaşı daha sertti, ağırlığı farklıydı. İnsan bazen kendisini de böyle tanıyor; kelimelerden önce bedenin duyduğu bir uygunsuzlukla. Fakat bedenin her rahatsızlığı doğru yönü göstermez. Tanıdık olmayan bir hayat, kötü olduğu için değil, henüz alışılmadığı için de yabancı gelebilir.

Bu yüzden “kendini bulmak” sözü beni uzun zamandır huzursuz ediyor. İçimizde bir yerde, yıllardır değişmeden bekleyen gerçek bir kişi varmış ve yeterince derine inersek ona ulaşacakmışız gibi konuşuyoruz. Oysa ben kendimi her aradığımda başka bir hâlime rastladım. Tek başımayken başka, sorumluluk altındayken başka, sevildiğimde başka, kaybetme ihtimali doğduğunda başka davranıyordum. Bunlardan hangisinin gerçek olduğunu seçmeye çalışmak, diğerlerini sahte ilan etmeyi gerektiriyordu. Belki kendilik, bulunacak saklı bir eşya değil; farklı şartlarda ortaya çıkan parçalar arasında kurduğumuz, sürekli değişen bir bağdır.

Yine de bu düşünceyi, ne yaparsak yapalım hepsinin bize ait olduğu rahatlığına çevirmek istemiyorum. İnsan kendisini arama bahanesiyle verdiği zararı, yarım bıraktığı ilişkileri, sorumluluktan kaçışını özgürlük diye adlandırabilir. “Ben artık böyle hissediyorum” cümlesi, bazen dürüstlükten çok hesap vermeme isteğidir. Kendini bulmak uğruna her köprüyü yakmak, geride kalanların acısını değersizleştirmez. Kendi hayatımızda yer kaplamaya çalışırken başkalarının varlığını ezebiliriz. Arayışın soylu görünmesi, yürürken bastığımız yerleri temizlemiyor.

Ben de yıllarca kendimi yanlış hayatların içinde kaybolmuş biri gibi anlattım. Sevmediğim işleri, sustuğum ilişkileri, ertelediğim kararları hep çevrenin beklentilerine bağladım. Bunların payı vardı; fakat kendi korkumu yeterince hesaba katmadım. Bazı yollara zorlandım, bazılarına ise sonucu önceden belli olduğu için gönüllü girdim. Seçmediğim hayatın içinde kalmak, seçtiğim hayatın sorumluluğunu almaktan daha kolaydı. İnsan kendisini ararken yalnızca başkalarının sesleri arasında kaybolmuyor; bazen kendi mazeretlerini pusula sanıyor.

İçimizde bu arayışı sürekli canlı tutan başka bir şey daha var: Olabileceğimiz kişiye duyduğumuz bağlılık. Daha cesur, daha üretken, daha sakin, daha sevilen bir benlik tasarlıyor ve bugünkü hâlimizi onunla karşılaştırıyoruz. Aradaki mesafe büyüdükçe kendimizi eksik sanıyoruz. Hedef, yön vermekten çıkıp bugünü yargılayan bir tanığa dönüşüyor. Kişi, olduğu yerden hareket etmek yerine olması gereken kişiye yetişmeye çalışırken kendi adımlarını duyamıyor. Kendini aramak böylece kendine yaklaşmanın değil, bugünkü hâlinden sürekli kaçmanın daha zarif adı olabiliyor.

Depodaki rafların arasında dolaşırken kendi çantamı görür gibi oldum. Görevli acele etmememi söyledi. Birkaç kez yanıldım; bir çantanın rengi tutuyor, fermuarı uymuyor, diğerinin sapındaki çizik beni kandırıyordu. Aradığımız şeyi zihnimizde fazla kesinleştirdiğimizde, ona benzeyen her şeye yaklaşabiliyoruz. Hayatta da bir kimliğe, mesleğe, ilişkiye ya da şehre “işte beni tamamlayacak olan bu” diye yöneliyoruz. Bulduğumuz şey beklentimize benzediği için onun bize ait olduğuna inanıyoruz. Sonra içinde rahat edemeyince kendimizi suçluyoruz. Bazen kaybolmak, yönümüzü bilmemek değil; yanlış bir yönü kendimize ait olduğuna inanacak kadar uzun süre savunmaktır.

Kendini tanımanın, büyük bir keşiften çok küçük uyumsuzlukları fark etmekle başladığını düşünüyorum. Bir sofrada neden sustuğumuzu, bir övgü aldığımızda niçin gerildiğimizi, boş bir günde dinlenmek yerine neden kendimize iş çıkardığımızı görmekle. Bu ayrıntılar tek başına kesin cevap vermez; fakat yıllardır anlattığımız hikâyenin dışında kalan yerlere işaret eder. Yeni bir davranış denediğimizde bedenin verdiği tepki de aynı şekilde tek anlam taşımaz. Korku, yanlış yolda olduğumuzu gösterebilir; fakat alıştığımız rolden çıktığımızı da. Kendimize yaklaşmak, her işareti izlemek değil, hangisinin eski bir tehlike hesabından, hangisinin bugünkü ihtiyacımızdan geldiğini ayırmaya çalışmaktır.

Görevli son raftan çıkardığı çantayı bana uzattığında fermuarındaki kopuk deri parçasını gördüm. İçini açmadan benim olduğunu biliyordum, ama yine de eşyaları tek tek kontrol ettim. Not defteri, kitap, kablo, evraklar... Hepsi yerindeydi. Eksilen yalnızca, onu kaybettiğim birkaç saat boyunca kendime dair kurduğum güvenmişti. Her gün yanımda taşıdığım şeyi bu kadar zor tarif edebilmem, kendi hakkımda söylediğim kesin cümleleri yeniden düşündürdü. Bir şeye sahip olmak, onu bütünüyle tanıdığımız anlamına gelmiyordu.

İstasyondan çıkarken çantayı omzuma taktım. Ağırlığı tanıdıktı; fakat bu kez iyi geldiği için değil, bana ait olduğunu bildiğim için taşımıyordum. Tanıdık olanın da yanlış, yabancı gelenin de doğru olabileceğini öğrenince, insan elindeki pusulaya eskisi kadar güvenemiyor. Belki kendini ararken kaybolmak, henüz kim olduğumuzu bulamamaktan değil, kendimizi tek bir doğru cevaba dönüştürmeye çalışmaktan doğuyor. O gün çantamı buldum, fakat kendim hakkında daha az şeyden emin olarak çıktım oradan. Bu eksilme beni rahatlatmadı. Yalnızca ilk kez, kaybolduğum her yerde bulunması gereken eski bir ben aramak yerine, orada kim olduğuma bakmanın daha dürüst olabileceğini düşündüm.

Yorumlar

Başa Dön