"Yazarlar, ölümsüzlük arayan ama genelde sadece kitap raflarında toz toplayan zavallı ruhlardır." - Terry Pratchett"

Yalnızlıkla Kurulan Eski Dostluk

yazı resim

Bowling topu elimden çıktığı anda sağa doğru sürüklendi, son iki metreyi oluğun içinde tamamlayıp hiçbir lobuta dokunmadan karanlık bölmeye girdi. Arkamdaki masadan yükselen kahkahayı üzerime alınmadım; arkadaşlarım kendi konuşmalarına gülüyordu. Yine de omuzlarımı gevşetip beceriksizliğimi hafife alan bir yüz takındım. Ekranda adımın karşısına sıfır yazıldı. Birkaç tur sonra herkes ertesi gün erken kalkacağını söyleyerek dağıldı. Ücreti ödenmiş iki oyunumuz daha vardı. Montlarını giyip çıkışa yönelirlerken “Ben biraz daha kalırım,” dedim. Bu cümleyi öyle rahat söyledim ki sanki bütün akşam yalnız kalacağım anı beklemişim gibi geldi.

Salon boşalınca müziğin sesi değişmedi, fakat daha uzak duyulmaya başladı. Komşu kulvarlarda birkaç kişi kalmıştı; topların zemine değdiği tok ses, lobutların devrilirken çıkardığı kısa gürültüyle birbirine karışıyordu. Kiralık ayakkabıların içinde ayaklarım terlemişti. Masadaki yarım bardakları görevli topladı, sandalyeleri düzeltti. Ben aynı topu seçip parmaklarımı deliklerine yerleştirdim. Artık kötü atış yaparsam kimse şaka etmeyecek, iyi atarsam kimse alkışlamayacaktı. Bedenimde garip bir rahatlama oldu. Başkalarının bakışı çekildiğinde yalnızca üzerimdeki baskı değil, kendimi göstermek için harcadığım çaba da ortadan kalkıyordu.

Yalnızlığı uzun zamandır böyle tanıyorum: Bana soru sormayan, yüzümdeki değişikliği açıklamamı beklemeyen, bir konuşmanın ortasında yanlış anlaşılma ihtimali yaratmayan eski bir arkadaş gibi. Yanında susmak kabalık sayılmıyor. Bir daveti reddettiğimde kırılmıyor, geç cevap verdiğimde hesap sormuyor, neşeli görünmediğim günlerde ortamı bozduğumu düşündürmüyor. İnsanlarla birlikteyken kendimi fark edilmeden düzenliyorum; sesimi, yüzümü, ne kadar konuştuğumu, ne kadar sustuğumu. Tek başıma kaldığımda bu denetim gevşiyor. Yalnızlık beni iyileştirmiyor belki, fakat bir süreliğine performans göstermekten kurtarıyor. Bu yüzden ona yalnızca kötü bir şeymiş gibi davranamıyorum.

Her eski dostluk gibi onun da nasıl başladığını kesin hatırlamıyorum. Çocukken kalabalık evlerde kapısını kapatabildiğim bir oda bulmak rahatlatıcıydı. Tartışmaların sesini duymadığım, kimsenin benden taraf seçmemi istemediği küçük aralıklar vardı. Sonraları okulda dışarıda bırakıldığım günlerle kendi isteğimle uzaklaştığım günler birbirine karıştı. Bir yerde istenmediğimi hissettiğimde geri çekilmeyi gurur gibi taşıdım. Böylece terk edilmeden önce ayrılmayı, çağrılmadığım yere ihtiyaç duymadığımı söylemeyi öğrendim. Korkuyla verilen bazı kararlar, yeterince tekrarlandığında insanın mizacı gibi görünmeye başlıyor.

Fakat her şeyi geçmişteki birkaç sahneyle açıklamak, bugünkü seçimlerimin payını azaltırdı. Yalnızlık bana yalnızca korunma sağlamadı; kontrol de verdi. Birlikte olduğum kişilerin ne düşüneceğini, ne zaman sıkılacağını, hangi sözümün ters anlaşılacağını hesaplamak zorunda kalmadığım bir düzen kurdum. Hafta sonlarını önceden doldurmadım, telefon görüşmelerini kısa tuttum, “Bir ara görüşelim” cümlesini gerçekleşmesi gerekmeyen nazik bir anlaşma gibi kullandım. Sonra insanların beni yeterince aramadığından yakındım. Yakınlık bekliyor, fakat yakınlığın hayatıma getireceği düzensizliği istemiyordum. Beni özlesinler, ama programımı değiştirmesinler; beni tanısınlar, ama sakladığım yerlere fazla yaklaşmasınlar istiyordum. İnsan kendi çelişkisini uzun süre taşıyınca, ona karakter demek kolaylaşıyor.

Top tekrar makineden dönüp önümdeki oluğa yerleşti. Aynı topun her seferinde geri gelmesi hoşuma gidiyordu. İnsan ilişkilerinde hiçbir söz aynı biçimde geri dönmüyor; söylediğimiz şey karşıdakinin geçmişinden, korkularından ve o günkü yorgunluğundan geçip değişiyor. Burada ise hareket daha basitti. Topu bırakıyor, sonucunu izliyor, sonra yeniden alıyordum. Yalnızlığın çekiciliğinde de böyle bir öngörülebilirlik var. Canımızı acıtacak sürprizler azalıyor. Ne var ki sürprizlerle birlikte, hakkımızdaki yanlış hükümlere itiraz edebilecek sesler de azalıyor. Tek başına kalan kişi yalnızca başkalarının yargısından uzaklaşmıyor; kendi yargısının denetimsiz kaldığı bir yere de çekiliyor.

Bunu bazı akşamlar fark ediyorum. Kimsenin beni gerçekten merak etmediğine karar verdiğimde, bunu sınayacak bir şey yapmıyorum. Telefonu elime alıp aramak yerine eski konuşmaları hatırlıyor, geciken cevapları topluyor, kendi lehime işleyen bir dava kuruyorum. Yalnızlık yanımda oturup bana hak vermiyor; zaten konuşmuyor. Fakat karşı çıkmadığı için onu onay sanıyorum. İnsan bazen kendisiyle baş başa kaldığında gerçeğe değil, en çok tekrar ettiği yoruma yaklaşıyor. İçeride başka bir ses bulunmadığında düşüncelerimiz daha doğru değil, yalnızca daha yankılı hâle gelebiliyor.

Yine de kalabalığa dönmenin her şeyi düzelteceğini düşünmüyorum. Bazı ilişkiler insanı tek başınalıktan daha çok ıssızlaştırabiliyor. Sürekli kendini açıklamak zorunda kaldığın, anlattıklarının aleyhine kullanıldığı, küçük bir zayıflığın hemen ölçüldüğü yerlerde beden yakınlığı tehdit gibi kaydediyor. Böyle bir ortamdan çekilmek kaçış değil, kendini koruma olabilir. Her kapıyı açmak olgunluk değildir. Sorun, güvenli bir yalnızlığın zamanla bütün ilişkiler için verilmiş kesin bir hükme dönüşmesinde başlıyor. Birkaç kişinin yanında incinen tarafımız, kimsenin yanında rahat edemeyeceğimize karar veriyor. Geçmiş, bugünü uyarmakla yetinmeyip onun adına seçim yapmaya başlıyor.

Yan kulvardaki küçük bir çocuk, topunu kaldırmakta zorlanınca babasıyla birlikte güldü. Çocuk topu iki eliyle bacaklarının arasından yuvarladı; top ağır ağır ilerledi ve yalnızca üç lobutu devirdi. Babası, sanki kusursuz bir atış yapılmış gibi sevindi. O sahneyi izlerken içimde hafif bir huzursuzluk oluştu. Ben çoğu yakınlığı sonucuna göre değerlendiriyordum: Ne kadar anlaşıldım, ne kadar karşılık gördüm, ilişki ne kadar sürdü? Oysa bazı bağların değeri kusursuz bir yakınlık kurmalarında değil, kusurlu bir hareketin utanca dönüşmesini engellemelerinde olabilir. Bunu düşünür düşünmez kendi duygusallığımdan şüphelendim. Tanımadığım bir baba ile çocuğa gereğinden fazla anlam yüklüyor olabilirdim. Yine de çocuğun ikinci topu daha rahat kaldırdığı gözümden kaçmadı.

Son oyunda iyi atmaya başladım. Bileğimi daha az kasıyor, topu hızla fırlatmak yerine zemine bırakıyordum. Birkaç lobut devrildi, bazıları ayakta kaldı. Skoru önemsemediğim için rahatladığımı düşündüm; sonra iyi sonuçlar geldikçe ekranı daha sık kontrol ettiğimi fark ettim. İnsan kendisi hakkındaki küçük yalanları büyük meselelerde değil, böyle önemsiz anlarda yakalıyor. Yalnızlığı da yalnızca huzur için seçtiğimi söylemem tam doğru değildi. Orada başarısızlığımı gören kimse yoktu, ama başarıma tanıklık edecek kimse de yoktu. Yıllarca ilkinin rahatlığını seçmiş, ikincisinin eksikliğine şaşırmıştım.

Görevli kapanışa az kaldığını söyleyip son atışımı yapmamı istedi. Top, geri dönüş oluğunda elimin önüne geldi; parmaklarımı deliklerine yerleştirdim ama kaldırmadım. Yalnızlık beni birçok şeyden korumuştu. Beni aceleyle kurulmuş bağlardan, sürekli kendimi kanıtlama zorunluluğundan, bazı insanların hoyratlığından çekip almıştı. Ona nankörlük etmek istemiyordum. Fakat eski dostların hepsi hayatımızın her odasında oturmak zorunda değildi. Kulvarın ışığı söndüğünde top yerinde kaldı, oyun tamamlanmadı. Salondan çıkarken kimi arayacağımı, hangi cümleyle başlayacağımı hâlâ bilmiyordum; yalnızca beni hiç terk etmediğini sandığım bu dostluğun, belki de her defasında kapıyı içeriden benim kilitlemem sayesinde bu kadar uzun sürdüğünü düşünüyordum.

Yorumlar

Başa Dön