"Kelimelerin gücüyle dünyaları değiştirin."

Zihnin Dinmeyen Gürültüsü

yazı resim

Kütüphanenin kapanmasına kırk dakika kalmıştı. Karşı masadaki genç, ders notlarının arasında uyuyakalmış; başını kolunun üzerine bırakmıştı. Görevli, raflardan topladığı kitapları sessizce arabaya dizerken tekerleklerden biri her dönüşte hafifçe ötüyordu. Önümde açık duran kitabın aynı paragrafını dördüncü kez okudum. Kelimelerin hepsini tanıyor, cümlelerin ne söylediğini ayrı ayrı anlıyor, fakat anlamı zihnimde tutamıyordum. Gözlerim sayfanın üzerinde ilerlerken içimde başka bir yer, aynı anda yapılmamış işleri, söylenmiş yanlış bir cümleyi ve henüz gerçekleşmemiş bir yarının ihtimallerini konuşuyordu.

Buna düşünmek demek yetersiz kalıyor. Düşünce, bir yere varmak için yürür; bendeki ise çoğu zaman aynı sokaklarda dolaşıp duruyor. Sabah cevaplamadığım mesajı yeniden açıyor, yıllar önce verdiğim bir kararı bugünkü aklımla yargılıyor, sonra henüz yaşanmamış bir konuşmada kendimi savunmaya çalışıyorum. Zihnim, mahkemesi kurulmamış davalara delil topluyor. İşin tuhaf yanı, bu hareketlilik dışarıdan bakıldığında görünmüyor. Masada sessizce oturuyor, kitabın sayfasını çeviriyor, ara sıra not alıyormuş gibi kalemi elime tutuyorum. İçerideyse hiçbir cümlenin diğerine söz hakkı vermediği kalabalık bir toplantı sürüyor.

Bu gürültünün tamamı korkudan doğmuyor. Merak da zihni canlı tutar, sorumluluk da, sevilen bir meseleye duyulan ilgi de. Bir problemi uzun süre düşünmek bazen insanı tüketmez; tersine, ona yön verir. Fakat üretken düşünceyle yorucu tekrar arasında ince bir fark var. İlki, bilinmeyene yaklaşır; ikincisi, bilinen acının çevresinde güvenlik arar. Aynı ihtimali defalarca değerlendirdiğimde yeni bir şey bulduğumu sanıyorum, oysa çoğu kez yalnızca belirsizliği kontrol edilebilir hâle getirmeye çalışıyorum. Zihin sonucu değiştiremeyince senaryoların sayısını artırıyor. Çok düşünmenin hazırlıklı olmakla aynı şey olduğuna inanmak, kaygının en ikna edici kılıklarından biri olabilir.

Beden bu konuşmalara seyirci kalmıyor. Henüz kötü bir haber gelmeden çene sıkılıyor, omuzlar yükseliyor, nefes göğsün üst tarafında kalıyor. Dikkat, bulunduğu yerden kopup olabilecek aksiliklere dağılıyor. Sonra bedendeki gerilimi, düşündüklerimizin doğru olduğuna kanıt sayıyoruz. İçimiz daraldığına göre ortada gerçekten büyük bir tehlike bulunmalıymış gibi geliyor. Oysa duygu, yaşananın habercisi olabilir ama hükmü değildir. Geçmişte işe yarayan alarm, bugünün sıradan bir belirsizliğinde de çalabilir. Zihin tehlikeyi düşünür, beden hazırlanır; beden hazırlandıkça düşünce daha inandırıcı görünür. Böylece başı ve sonu seçilemeyen bir döngü kuruluyor.

Bu döngüyü ilk nerede öğrendiğimi bulmaya kalktığımda hafızam hemen eski evlere, değişen ses tonlarına, kapıların kapanışına gidiyor. Bir çocuk için yetişkinlerin yüzü, havadan daha güvenilir bir tahmin aracıdır. Evde huzurun ne zaman bozulacağını önceden anlamaya çalışan biri, ihtimalleri çoğaltmayı erken öğrenebilir. Fakat bütün zihinsel yorgunluğumu geçmişin omuzlarına bırakmak dürüst olmaz. Bugün de bu gürültüyü besleyen bir hayat kuruyorum. Her boşlukta telefona uzanıyor, bir işi bitirmeden diğerinin haberini alıyor, dinlenirken bile geride kaldığımı düşünüyorum. Dışarıdan gelen sesler çoğaldıkça içimdeki konuşmanın azalacağını sanmışım. Meğer gürültü, başka bir gürültüyü susturmuyor; yalnızca ona kalabalık sağlıyormuş.

Gün boyu maruz kaldığımız uyarılar yalnızca dikkati bölmüyor, hangi meselenin önemli olduğunu da bizim yerimize seçiyor. Bir başkasının başarısı, tanımadığımız birinin öfkesi, dünyanın uzak bir yerindeki felaket, kaçırdığımız fırsatlar ve yetişmemiz gereken hayatlar aynı ekranda yan yana duruyor. Zihnin bunların hepsine eşit mesafede kalması mümkün değil. Yine de her şeyi bilmenin sorumluluk, her şeye yetişmenin canlılık olduğunu sanıyoruz. Sonra kendi günümüzün küçük meseleleri değersizleşiyor. Bir yakınımızın sesindeki yorgunluğu geç fark ederken hiç tanımadığımız insanların hayatları hakkında uzun uzun düşünüyoruz. Dikkatimiz genişliyor gibi görünürken yaşadığımız ana temasımız inceliyor.

Önümdeki paragrafı bir kez daha okumaya çalıştığım sırada telefonum titreşti. Ekranda yalnızca banka uygulamasının bildirimi vardı; önemli değildi. Buna rağmen elim hemen cihaza gitti. Bildirimi kapattım, sonra hiçbir sebep yokken mesajlara, haberlere, hava durumuna baktım. Hava kütüphaneye girmeden önce nasılsa öyleydi; dünya da ben ekrana bakmadığım üç dakika içinde özel bir açıklama yapmamıştı. Telefonu ters çevirirken kendime kızdım, fakat bu kızgınlığın da aynı gürültünün parçası olduğunu fark ettim. Zihnimi susturamadığım için zihnime bağırıyordum. İçerideki kalabalığı dağıtmak isterken bir kişi daha eklemiştim.

Dinmeyen düşüncelerle ilgili en yorucu şey, yalnızca çok olmaları değil, her birinin acil görünmesi. Geçmişin utancı hemen açıklığa kavuşturulmalı, yarının riski şimdiden önlenmeli, bugünkü karar kusursuz verilmelidir. Zihin hiçbir dosyayı açık bırakmak istemiyor. Oysa hayat, tamamlanmamış cümlelerden, cevabı geciken sorulardan ve kontrolümüz dışında gelişen olaylardan oluşuyor. Belirsizliğe yer bırakmamak için kurduğumuz iç düzen, sonunda yaşamanın kendisine yer bırakmıyor. Düşünce bizi hayata hazırlamak için çalışırken, hayatın önüne geçip onu sürekli prova edilen bir sahneye çevirebiliyor.

Yine de her iç ses düşman değildir. Bazıları ertelenmiş bir ihtiyacı, görülmemiş bir kırgınlığı, yanlış yerde sürdürülen bir hayatı haber verir. Gürültüyü bütünüyle susturmaya çalışmak, içeride söylenmeye değer olanı da bastırabilir. Mesele düşüncelerin varlığı değil, hepsinin aynı yetkiyle konuşması sanırım. Zihnimden geçen her cümleyi gerçek, her korkuyu kehanet, her kuşkuyu emir saydığımda içimde bir yönetim boşluğu oluşuyor. En yüksek sesli ihtimal, en doğru olanın yerini alıyor. Kendi zihninde yaşamakla zihninden geçen her şeye itaat etmek arasındaki farkı geç öğrendim.

Görevli kapanışa on dakika kaldığını söyledi. Karşı masadaki genç uyandı, yüzünde kısa süreli bir şaşkınlıkla etrafına baktı, sonra kaldığı yerden notlarını toplamaya başladı. Ben kitabı kapatmadan önce aynı paragrafa son kez döndüm. Bu kez tamamını anlayabildim mi, emin değilim; ama ilk defa anlamadığım yerde kendimi zorlamadan durdum. Cümlenin kenarına küçük bir işaret koyup kitabı kapattım. Her şeyi o akşam çözmeyecektim. Bazı düşünceler tamamlanmadan kalacak, bazı ihtimaller benim onlardan haberdar olmamı beklemeden gerçekleşecek ya da hiç gerçekleşmeyecekti.

Çıkışta kitapları teslim bankosuna bıraktım. Görevli her birini tarayıcıdan geçirirken kısa bir ses duyuldu; sonra ekrandaki kayıt kapandı. Zihnin böyle çalışmamasına içerlediğimi düşündüm. Yaşadıklarımızı sırayla teslim edemiyor, tamamlananları kolayca kapatamıyor, geri vermek istediklerimizi bir görevliye uzatamıyoruz. Fakat belki asıl yorucu olan, içimizden geçenlerin çokluğu değil; hiçbir düşüncenin bizden izinsiz kalamayacağına, hiçbir sorunun cevapsız bırakılamayacağına dair inancımızdır. Kütüphaneden çıktığımda zihnim susmamıştı. Yalnızca ilk kez, içeride konuşan her sese cevap vermeden de yürüyebildiğimi fark ettim; sessizlik, bütün seslerin bitmesi değil, hangisinin ardından gitmeyeceğimize karar verebildiğimiz o küçük aralık olabilir.

Yorumlar

Başa Dön